Kalabalık

Posted on

e231ffc7f1a820a648c992719a604de6

Herşey yolunda, bir sorun yok.

Ancak içimde bir kalabalık bir kalabalık.

İki kelamı bir araya getirip şuraya yazamıyorum, kendimle derin muhabbetteyim şu aralar.

Evet kendini yazılı ya da sözlü herhangi bir şekilde ifade etmesi gereken insanlardanım. Çok konuşan insanların hepsinde olmasalar da bir çoğunda, içlerinde tam bir sessizliğe kaçtıkları bir ağaç kabuğu vardır diye düşünürüm hep, ya da benim için öyle. Şarj olmak için sığındığım bir ağaç kavuğum var.

Kendimi bu blog kanalıyla ifade etmeyi özlüyorum, çok ilgi ve alaka gösteremiyorum bu aralar.

Kendi kendime hayatın detaylarında kahkahalarla gülüyorum (sessizce) çünkü aslında hayat absür birşey, diyorum sonra komik komik anlat onu burada ama işte nasıl oluyorsa üşeniyorum, unutup gidiyor sonra…

Bu aralar iş ve ev için yapmam gereken zorunlulukların dışında bol bol kitap okuyasım var. Hiç uykum gelmese, hiç yorgun olmasam ve hep okusam. Sanırım hayatın bazı dönemlerinde başka hikayeler dinlemek daha cazip:)

P.S: Emre’nin beşinci yaş doğumgününü organize etmeyi inatla reddediyorum. Çok üşengecim çok. Allah affetsin, bir de Emre:)

Siz hala arada buralara göz atıyorsunuz değil mi? Başı boş bırakmaya gelmez:)

İ.


5ml

Posted on

AskDrFirst1-1

5ml eder 1 ölçek.

Sabah-akşam 1 ölçek.

12 saatte 1 ölçek.

38.2 derece yok bekleyelim biraz, 38.5 azcık daha bekleyelim. 38.7, 39.0, 39.2, 39.5555 aaaaaaa

En son ne vermiştik? İbufen. Saaat kaçta? 2 buçuk saat oldu. Hadi ya ne çabuk çıkmış.

İbufen-Calpol-İbufen-Calpol-İbufen-Calpol

Elektronik thermometre 3.elim oldu sanırım. Dıııııtttttt-dıt. O yeşil ışık yanıp sönerken geçerken ki 10 saniyede aklından geçenler.

Gecenin bir yarısı, her bir buçuk saatte bir alarm kurarak uyanmak, bazen alarmı kurmayı unutarak bayılmak sonra çocuğun innemeleriyle, ‘anneee su su su’ demeleriyle kendine gelmek ve elektronik arkadaşıma sarılmak.

Gecenin bir yarısı kendini yalvarırken bulmak.

Bütün bunlar olurken kendini çocuğa antibiyotik verdiği için suçlamak saçma bir şekilde hahahaha

Neyse 6 iğne sonunda ateş kontrol altında, ufaklık kendine geldi.

Çok hasta olduğu her dönemde kendime dediğime dediğim gibi :’Salak İdil bir daha, çok hareketli bu çocuk ay iki dakika durmuyor, öğlen uykusu da yok falan filan gibi söylenirsen fena yaparım seni’ diyorum baygın baygın kanepede yatan çocuğuma bakarak.

Gecenin 4’ünde ateş 39.7’e çıkıp Emre’de üç kere üstüste verdiğim ibufen’i suratıma püskürtüp, katılırcasına ağlayıp, zangır zangır titrerken kendini kaybeden, ‘hadi kalk Acil’e gidiyoruz’ dediğimde bana ‘saçmalama İdil sakin ol kendine gel’ diyen kocayı boğazlamak isteyen de benim evet.

Bütün bunların hepsi bu seferlik bitti. Yani o yüzden böyle arkama bakıp kendimle dalga falan geçiyorum. Yok yok ben rahat falan değilim Emre hasta olunca, hele ateşi çıkınca yüksek yüksek derecelere.

Yok o geçen gün sosyal medyada epeycene dönen türk annesi-alman annesi karşılaştırmalı makaledeki türk annesiyim. Kabul ediyorum ben bir drama queen’im o hasta oluca. Dermansız dert göstermesin hayat bize ama ben sanırım bayağı bir Bayan Endişeli’yim.

Ben böyleyim yapcak bişi yok, neyse ki babalar birazcık daha geniş yoksa iki histerik bir hasta çocuk ile ne yapardık?

Peki sizde böyle endişeli, histerik, arabesk hallere bürünüyor musunuz ufaklığınız hasta olunca?

Yok eğer serinkanlı bir insansanız bana da anlatır mısınız kendinizi nasıl telkin ediyorsunuz?

Öptüm.

İ.


Şimdiki An

Posted on

12237a7994b009458d062ef5fcac9894

Bu aralar biz yetişkinler dünyasında çok moda olan bir şey var; Avrupa’da binbir çeşit, farklı farklı temaların işlendiği boyama kitapları ya da mandala boyama kitapları.

Renklere vurgun bir insanım, işin içine boyama girince daha da heyecanlı oldum. Çevremde gördüğüm kadarıyla bu boyama işine yavaştan hepimiz kapılmaktayız.

Kalemlerimizi çocuklarımızdan saklıyoruz, benim şahsen değişik cins kalemlerim var ince uçlu gazlı kalemler ya da daha rahat uçlu gazlılar ve bir de kuru kalemler. Moduma ve boyama kitabımın kağıdının cinsine göre değiştiriyorum.

Tanıdıklarımdan bu mandalaları boyamaktan çizmeye/yaratmaya terfi edenler var. Zeyno’cum ellerine sağlık!!

Peki nedir bizi çeken bu boyama işinde? Bu yaşta oturup ufak ince şeyleri boyattıran?

Nostalji?

Boş zaman bolluğu?

Ya da yetişkin hayatlarımızda ‘şimdiki an’ dediğimiz ana odaklanmanın bizi iyi hissettirdiğini keşfetmemiz?

Benim için geçerli olan son şık ve bir de renkler.

Algımız sürekli uyarılıyor, çocuklarımızın sürekli ‘annneeee’ diye talepkar olmalarının yanı sıra akıllı telefonlarımız elimizin bir uzantısı, üçüncü gözümüz haline geldi.

Kendim için konuşmam gerekirse ben bir instagram bağımlısıyım. Whatsapp’a epeycene ilgi duymaktayım. Bu konuda gerçekten kendimi frenlemeye çalışıyorum.

Gerçekten sürekli iletişim halinde olmak zorunda mıyız?

Sıkılmak bir lüks haline geldi.

Monoton işlere düşkünlüğüm mevcut bkz. iplik örgü bileklik, kitap okuma, boyama yapma, yüzerken kulaçlarımı saymak, bisiklet sürerken zincir sesini dinlemek. İşte bu anlar benim geçmişi düşünmeyip gelecek için kaygılanmayı bırakabildiğim ‘şimdiki an’a odaklanma anları’. Tek derdimin ipliklerin sırası, bir sonraki sayfaya geçerken kağıtla kurduğum tensel temas, renkleri uyumu, üç kulaçta bir nefes almak olduğu, zincirin vitesler arasındaki geçişi temiz ve sorunsuz bir şekilde yapması o sesteki berraklık. Detaycı ve takıntılı insanlar ya da biz kadınların çoğunluğunun bir takım takıntıları var böyle bence.

İşte bunlar aslında bizim farkına varmadan kendi kendimize uyguladığımız küçük, tıbbi olmayan terapiler ya da halk arasında hobiler, bizi rahatlatan şeyler.

Peki siz ‘şimdiki an’a’ odaklanmak için ne yapıyorsunuz ya da kafanızı geçmiş ile (yakın) gelecek arasındaki zaman aralığında nasıl boşaltıyorsunuz?

Haydi bugün güneşli bir gün, ilkbahar’ı ilan edebilir miyiz?

Lütfen edelim, benim çok ihtiyacım var.

İçimizdeki ve dışımızdaki kelebeklerimiz çıksınlar artık ortalıklara, biz de onların peşinden gidelim.

OM

i.


Anket

Posted on

wordle 6
Eğitim hayatının gün geçtikçe teknoloji ile bütünleşmesi ile, bu sektörde çalışan insanlar olarak biz de gitgide bir şeyler öğrenmeye çalışıyoruz. Bazı application’lar eğlenceli, ben de soru sormayı severim hele dedim ders dışına çıkıp arkadaşlarıma sorular sorayım ve verdikleri cevaplar estetik bir pano ile gösterilsin. Madem soru sormaya, insanların cevaplarına bu kadar meraklıyım ben de küçük bir oyun başlattım, tanıdıklarıma sordum : ‘Bu aralar kendinizi nasıl hissediyorsunuz?’ Bunu sormamın sebebi benim kendimi yorgun ve bitkin hissetmem ama dedim ki bakalım diğerleri ne durumda? Her cevapta ayrıca eğlendim, benden mail alan arkadaşlarım eminim ki düşündüler bu İdil ne peşinde? Oysa ki beni daha iyi tanıyanlar sıkıldığımı ve oyun oynamak istediğimi anlamışlardır:) İşte efendim ilk anketimin sonuçları bunlar, bazılarınız bu tür sorulara devam etmemi istedi, bir kısmı da bu istatiksel bezgin cevapları mevsime bağladı, söz her mevsim halinizi hatrınızı soracağım:) Ama bir kere daha anladım ki küçük oyunları hepimiz hala seviyoruz, ben boyama yapmaya bile bayılıyorum hala:)

Gördüğünüz gibi cevaplar anonim ve çok eğlenceli ruh halleri de var. Neyse farkettiğiniz gibi en çok tekralanan cevaplar diğerlerine göre daha büyük, bu durumda çoğunluk yorgun ama arada aşıklar, heyecanlılar da var ne güzel!! Her kafadan bir ses çıkmasını seviyorum ben, e madem siz de oyunları seviyorsunuz o zaman bu haftaya da yeni bir soru ile başlayalım.

Sorarım sizlere : En çok hangi kelimeyi seversiniz ana dilinizde? Cevaplar için: http://answergarden.ch/view/156300 Buraya her seferinde bir kelime (ya da kelime öbeği) olmak üzere istediğiniz kadar kelime yazabilirsiniz, diğer yazılan kelimeleri tekrar yazarak destek verebilir ya da yeni kelimeler önerebilirsiniz! Karar sizin:)

Bakalım havayi.com okuyucularının en sevdiği türkçe kelimeler hangileriymiş? Cevaplar için: Aklınıza geldikçe yazın bakalım.

Hepimize güzel bir pazar günü diliyorum, öpüldünüz!!

i.


Mırıl Mırıl

Posted on
femme-retro-rockmyblog
İçiniz rengarenktir ama resim yapmaya kabiliyetiniz yoktur, yazı yazmak istersiniz cümleleriniz düşük, imlalar hatalı, yazımda her daim bir bozukluk vardır. Kafanız gezgin gerçek hayatınız demirlidir hayatın limanlarına.

Herşey bazen son derece monoton bazen de son derece ilham verici olabilir. Büyük kahramanlıklar, büyük ‘mevkii’lere ulaşmak için yeterli hırsınız, azminiz yoktur. Ama bu demek değildir ki siz yaratıcılıktan uzak azimsiz bir insansınız.

İnsanlardan bazen köşe bucak kaçarken bazen de en ince ses tonu değişikliğinde ruhunu çözmeye çalışırsınız. Bakarsınız bakarsınız bir cerrah soğukkanlığı ile incelersiniz, illaki de anlam vermeye çalışmayarak.

Tek çocuk olarak kendimi hatırladığım en küçük yaşlardan beri sığındığım eğlenceli oyun parkıydı ‘gözlem yapmak’, annemleri sıkıcı arkadaş toplantılarında peçetelere garson hakkında gözlemlerimi yazardım. Kendimi, bildim bileli çok güzel oyaladım. Hala da fena değilimdir. Nadiren sıkılırım, ha taşra hayatı bana göre değil onu biliyorum, uzun süreli değil en azından. Hayat akmıyor orada, doğa dingin, yavaş, insanların hayatı gibi keza.

İnsanlara gelince konuşan insanları severim, konuşmayanları da incelemek bir süre ilginç ama bir yerden sonra sıkıcı.

Toplu taşıma araçlarına bindiğimde, televizyonu açtığımda, kendi çevremden olmayan birileriyle sohbet ettiğimde, sosyal medyada bazen genelde ait olduğum grupların dışına çıkıp baktığımda vs. bakıyorum ve görüyorum ki ben ayrı bi akvaryumun içinde yaşıyorum, çoğumuzun yaptığı gibi… Kendime ait hava baloncuklarım var, kendi baloncuklarımızda buluştuğum arkadaşlarım var, sınırlı küçük, dar bir alanda yaşıyoruz.

Ev temizliği hala ilgimi çekmiyor, bu konu hakkında sohbet açmakta… Yemek yemeyi ve yapmayı seviyorum, bütün tavuğu kaynatıp sonra didikleyi beşamel soslu bezelyeli tavuk graten yapıp suyundan da çorba kotardım mı kendimi ‘kadın kadın gerçek anne ‘ gibi hissediyorum. Kahramanlık duygularım bu boyutta anlaşılsın diye söyledim.
Hayat an’lardan mevcut benim için, toprağı sağlam bitkiler gibi sarıldığım bir ailem var -ki benim için önemli birşey yere sağlam basmak ama yapraklar ah o yapraklar, güneşe sürekli güneşe aç, rüzgarlarla hışırdayan, yağmurlarla ıslanan… Yeşeren, çiçeklenen, meyve veren, sonra sararıp dökülen…
İçim sıkılınca doğaya bakıyorum, çiçeklerin tomurcuklanması sonra da yavaş yavaş çiçeğin, dalın, yaprağın çıkması, filizlenmesi bunlar bana ümit veriyor, hayatımı kurtarmıyor ama nefesimi genişletiyor.
Güneşli günlerin de pozitif bir etkisi var üzerimde cümle alem gibi, ayçiçekleri gibi, bütün doğa gibi güneşe sevdalı ve hasretim mart ayının bu belirsiz günlerinde.
Bir kış çocuğu olarak kış mevsiminin o ‘içine kapanma’ halini de severim ama kısa sürmeli, misafirlik gibi fazla oturmamalı. Nitekim serde bir ketumluk diğer bir yandan da kabak çekirdeği durumları var.
Kendi kafasını ve içini şişirebilen (kolaylıkla) bünyenin panzehiri insanlar, kahkahalar, sohbetler, keşifler, bazen ilmekler, çoğu zaman kitaplar ve müzikler…
Kimi zaman mesafeli gözüksem de içten sızlayan bir insan sevgisi, körü körüne bir inanç ve saçma bir naiflik herkesi kendim gibi sanma halleri.Sonra burası var işte serbestçe atıp tutabileceğim, tutarlı ya da tutarsızca yazabileceğim, küçük bir insan kitlesinin gözlerine, kalbine dokunabildiğim, geveze geveze cümleler kurabildiğim, kendimi ‘özgür’ hissettiğim.

Özgürlük güzel, tatlı bir ilüzyon çünkü hiçbir zaman tam olarak özgür olamadık, olamayacağız da. Alıyım başımı gideyim o şehir senin bu kıta benim kimseye hesap vermeyeyim tarzı ‘özgür kız’ değilim, hiçte olamadım ama kafamın içinde özgürüm, en azından bu ilüzyon benim için değerli. Aklım, kalbim ve merakım kurursa işte o zaman üzgün hissediyorum ben. Peki napıyorum bunun için? Kendi küçük hayatımın küçük ama dev dev insanlarına dokunuyorum, birşeyler yapıyorum, konuşuyorum, espri yapıyorum, birşeyler veriyorum (paha da ağır değil ama), belki de ‘ilgi’ sahip olduğumuz ve bedava paylaşabileceğimiz en verimli kaynağımız. Paylaşmak anları, kelimeleri, şeyleri, kahkahaları, iç çekişleri en güzeli.
Evet uzun lafın kısası içimdeki kendime ait oda/bahçe/bazen kafes/cennet/cehennem vazgeçilmezim. Napıyım sosyal odaklı bir bencilim ben özünde kova kafa olarak.
Hiçbir yerlere koyamayacağım koku/his/varlık/sevgi oğlum ise benim hayatsal şarjım. Onsuz nasıl olurdu bu konuda hiçbir fikrim yok, olmasın da!!!
Böyle ruh halleri sevgili okuyucular kendi kendine mırıldanma, eve yürüyerek ve düşünerek dönmek için yolumu uzatma, sıcak tutan eşarplara burnumu saklayarak, uzun uzun dalarak geçiştirilmeye çalışılınan bir kış yorgunluğu. Hayır, taş taşımadım, borsada da çalışmıyorum, hayat şartlarım da kötü değil ama küçük bir burjuvanın tatlı iç çekişleri olarak alın. Hahaha.
Öperim kalın sağlıcakla, sizde de var mı bir iç çöküş/çekiş halleri???

i.


Ketum

Posted on

images

-Günün nasıl geçti oğlum?

-Söylemem, dilimi kaybettim.

-Bugün naptınız okulda Emre?

-Sır, söylemem.

-Annecim. okulda neler yaptınız?

-Çok soru soruyorsun anne, kafam patlıcak!

Bu ve bunun gibi monologlar yaşıyoruz Emre ile, bazen yaptığı işten kafasını kaldırıp cevap vermediği bile oluyor.

Biz kadınlar hep yakınırız erkeklerin ketumluğundan değil mi? Yani tamam biz kadınlar kadar kendilerini sözel olarak ifade etmeye bayılmasalar da… yine birazcık konuşabilmek isteriz…

Geçen haftasonu ilk defa 20 (yaklaşık) çocuk ve onların çoğunlukla tanımadığım ebeveynleriyle birlikte bir doğumgünü partisine katıldım. Sıkıntıdan patlamamak için animatörlerin çocukları çoşturan çılgın müziklerine işaret parmağımla eşlik ederken limonata bardağımla tıp tıp tıp bir sürü ‘sosyolojik’ gözlemler yaptım. (üniversitede okuduğum bölüm sıkıntı anlarımda işime yarıyor hahaha)

Öncelikle belirteyim şu kadın ve erkeklerin fıtratları hikayeleri benim canımı sıkar, hayatı bu şekilde yorumlamak çok dar bir bakış açısı ancaaaaaaakkkkk şöyle birşey farkettim : Kız çocukları ve erkek çocukları harbiden de farklı.

Kız çocukları herşeyi anlatıyorlar annelerine (kendi yaş grumuzdan bahsediyorum 4-5 arası), yani tamam her kız çocuğu değil ama Emre’nin sınıfındaki kızların annelerinden bir tanesi benim oğlumla başka bir kızın arasındaki minik çaplı kavgadan haberdardı, çünkü kendi kızı bahsetmişti ona bundan 🙂

Ya dedim bu oğlanlar taaaaaa başından beri ketumlar demek ki, hiçbirşey anlatmıyor anacım, çok arada gece yatmadan önce ki beş on dk.lık hikaye, azıcık günü yorumlama seanslarımızda yorgunluk ve uyku sersemliğiyle kaçırıyor birkaç birşey onun dışında ağzından laf alabilene aşkolsun.

Bu oğlan çocukları konuşarak atamadıkları bu enerjiyi lego’larla dertleşerek falan atıyorlar sanırım, duygularını süperkahramanların güçlü duruşlarında sıkı sıkı saklıyorlar sanırım onlarla özdeşerek:)

Bu kadar enerjik ve sürekli hareket halinde olmalarının sebebi duygusal ketumlukları mı aceba? Kızlar öyle mi bıcır bıcır anlatıyorlar da anlatıyorlar, şarkılar türküler, oyunlar evcilikler, bin türlü cimcimelikler. (tamam kesin çok ketum kız çocukları da eminim vardır)

Sizde durumlar nasıl burayı okuyan erkek anaları? Sizinkiler de muhabbet kuşu mu yoksa benimkisi gibi devekuşu mu, kafasını kuma gömenlerden?

Neyse minnoş oğlumu, bu iç dünyasını ‘özenle’ annesinin meraklı gözlerine ve kulaklarına kapatan oğlumu tatlı yanaklarından öpüyorum ve kendisine selamlarımı sunuyorum çünkü dün öğretmeniyle konuştum ve okulla ilgili herşeyi öğrendim hihihihihihi 🙂

P.S: Burayı okuyan küçük ama sağlam bir kitle var, mailleriniz, yorumlarınız inanılmaz motive edici. Hepinize ayrı birer teşekkür ve binlerce öpücük, söz daha sık yazmaya çalışacağım:)

i.


Siyah Süt

Posted on

index

Bu kitabı ilk okuduğumda bana hiçbir şey ifade etmemişti, çocuk mocuk falan gündemimde değildi, sadece Elif Şafak’ı yazar olarak seviyordum bu da yeni kitabıydı e bana da okumak düşerdi. Yüksek görev bilincimle okudum bende, hiçbir şey anlamayarak.

Sonra geçenlerde yeniden aklıma düştü, hadi dedim nerdeyse beş yıldır annesin dön bi bir daha oku. Yaptım; okudum. Hemen bir empati kurdum çünkü bende annelik tüneline girmiştim çoktan hatta hamilelik, lohusalık falan nasıldı unutmaya bile başlamıştım. Eskiden ilk doğum yaptığım zamanlarda kıdemli annelerle konuştuğumda bazılarının bütün detayları hatırlamaması bana garip gelirdi, nasıl hatırlanmazdı ki? Nasıl unutulur ya da silikleşirdi ki böyle hatıralar?? Ama zaman denilen şey alıp götürüyor çoğu hatırayı sonra sadece tatlı (ya da tatsız) bir his kalıyor bu hatıralardan, bazen beynimiz bizi yanıltıyor, olumlu hatırlamamız için olumsuzlukları siliyor. Ağır bir ‘kendini kandırma’ durumu yoksa bence sorun yok herşeyi bütün canlılığıyla hatırlamamız akıl sağlığımız için hayırlı.

Neyse ne diyecektim, annelik diyordum. Düşündüm kitaptan sonra ben nasıl çocuk yapmaya karar verdim? Hamilelik nasıl geçti? Lohusa dönemi? Sanırım genelde bilanço pozitifti. Ağır bir doğum sonrası depresyonu geçirmedim, hafif bir baby blues diyebiliriz. Ama doğum sonrası depresyonu denilen şeyin nasıl bizi ele geçirebileceğini biliyorum, o diyarlara gitmemiş olsam da ufukta o ülkenin olabileceği sınırlar olduğunu her anne gibi ben de idrak ettim.

Bütün bu sıkıntıların sebebi yorgunluk ve uykusuzluk tabii ki. Sonra bir de değişen bir ‘ben’ var. İnsan ilk başlarda aslında giden çocukluğuna üzülüyor bence, anne olunca artık idrak ediyorsun sorumluğun büyük bölümü senin üzerinde (yardımcı babalara selam olsun), emziriyorsun bir kere (ki muhteşem birşey eğer sorunsuz bir şekilde gerçekleştirebilirsen), işte hormonlar adamı ayakta tutuyor ben kendimi buna inandırdım, belki de yer yer kandırdım. Bence yeni annenin depresyonu engellemek için yapması gereken en mühim şey yardımı kabullenmesi, ancaaakkkk eğer yardım gelen yer sıkıntı yaratıyorsa bunu annesiyle/kayınvalidesiyle açık açık konuşması (bak annecim acemiyim biliyorum ama öğreneceğim benimle konuşurken kızın gibi azarlama laflarını iki kere duy ben yeni doğum yaptım çook hassasım).

Bebek denilen muhteşem yaratık aşırı talepkar birşey ve hayatının başında kendini (malesef) sadece ağlayarak ifade edebiliyor ve bu ağlama sesi ambulans sesi ile aynı etkiyi yaratabiliyor bir noktadan sonra. İşte bu noktada bence genç anneciğin kendini birazcıkta olsa dışarı atabilmesi gerekiyor, nefes alması, sakinleşmesi.

Ben doğumdan hemen sonra süratli bir şekilde ‘hiç birşey olmamış’ gibi bir kadına dönüşeleceğine inanmıyorum bana gerçekçi gelmiyor ancak bazı kadınlar bunu becerebiliyor. Bazıları ise bunu hemencecik yapamamanın üzüntüsünü yaşıyor. Dengeden ve yavaşlıktan yanayım. Bence kendini her zaman aklının bir yerinde tutarak ve o ‘ben’ için küçük şeyler yaparak bebek bakımına yoğunlaşırsak aslında annecik daha az isyan ediyor. Yani ne tam bağımsızlık ne de koşulsuz bağlılık. Ama insan bazen boğuluyor o ‘ben’i hiç bulamayacalmş gibi oluyor ama buluyor, inanın bana 🙂

Benim üç yılımı aldı ama bunu daha hızlı halleden anneler tabii ki var, üçüncü yılın sonunda kendimi şişko sevmediğimi itiraf ettim ve harekete geçtim. Anneler kendinizi unutmayın, fiziksel özellikler beni ilgilendirmez demeyin insan içten içe buhranlarda aslında toparlanmaya çalışmazssa, ucunu bırakıyorsun kaçıyor, gidiyor…

Ha bir de kitapta yazarın doğum sonrası depresyonu esnasında en çok canını sıkan ‘bir daha eskisi gibi yazamayacağım’ sorunu var benim böyle bir sorunum olmadı yazar değilim zira, ancak uzun süren doğum iznim esnasında gri nöronlarımı kaybetmekten korktuğum anlar oldu, bu blog benim dünyaya açılan pencerem oldu. Acayip bir okuyucu sayım yoktu hala da çok değil ama burası benim için bir oda, kendime ait bir oda. Yazım yanlışlarına, anlatım bozukluklarına rağmen kendimi ifade ettiğim bir alan. İçinizdeki güzel bahçenizi hiç kapatmayın güzel anne adayları, kendinize sadece bir süre ara vereceksiniz sonrasında herşey kendiliğinden olmayacak belki (zaten çocuksuz olsan da kendiliğnden olmaz ki hiçbirşey ) artık kendinizi gerçekleştirmek, sosyalleşmek, yolculuk yapmak,yaratmak, okumak için daha düzenli olmanız gerekecek, ama imkansız diye birşey yok, ümitsizlik yok.

Dört buçuk yılın sonunda kendime güveniyorum anneliğime güveniyorum çünkü benim izlerimi taşıyor, mükemmel değilim ama kendim gibiyim, çocuğumda yavaş yavaş görüyorum anneliğimi (ve bu çok motive edici birşey en azından benim için ama sadece ben yok babasını, ananesini, okulunu da görüyorum)  ve kitaplarda yazılan muhteşem taktikleri uygulamamış, baby einstein cd’lerini dinletmemiş olsam da, montessoriyle aşırı haşır neşir olmamama rağmen içim rahat çocuğum sağlıklı ve mutlu gözküyor. Yani merak etmeyin anneliği ciddiye alın ama gözünüzde büyütmeyin. Kişisel zamanları yaratamıyorsanız aslında sorumlusu o minik bebek/çocuk değil (yani yüzdeyüz olmasa da tamam kabul sorumluluğun yüzde elliden fazlası onun:) ), ama çuvaldızı kendimize de batırmalıyız ve yeni kimliğimizle barışmalıyız ve yaratıcı yaşamalıyız.

Çok derin mevzular epeycene, bana konuşması kolay tabii çocuk kısmen büyüdü, yadsıyamayacağım bir anane desteği var ama yine de kolay mı oldu? Hiçte kolay olmadı. Arşivleri açıp okusun merak edenler, dırdırcı ve özgürlüğüne aşırı düşkün bir bencilimdir ama demek ki bir da anaç bir kadın varmış benden içeri, insan yaşamadan öğrenemiyor 🙂

Bir de şunu hiçbir zaman unutmam ben ne kadar Emre’yi büyüttüysem o da beni büyüttü. Tünelin sonu aydınlık sevgili tazecik anneler dörtten sonra herşey ‘kısmen’ daha kolay hahahahaha.

Annelik eğlenceli be, deliler gibi bağırıyoruz arada, sonra bağırdığımız için zırırl zırıl ağlıyoruz, gülüyoruz, onlarla saçma sapan oyunlar oynuyoruz, yerlerde yuvarlanıyoruz, isyan ediyoruz, şükrediyoruz, roller coaster misali bir çıkıyoruz bir iniyoruz.

Uzun lafın kısası anneler Kara Sütü çocuktan önce okuduysanız bir de sonrasında okuyun bence güzel.

Hepinizi çok öptüm lodoslu lodoslu

i.


İdil Blues

Posted on

rétro-femme-parlant-avec-la-bulle-vide-de-la-parole-style-de-bandes-dessinées-29826445

Genel geçer ciddiyet gerektiren işlerin yanı sıra değişik bir ciddiyetim vardır benim. Mutlu olmak, istediğimiz gibi bir yaşam yaşamak ciddi işler tanımımın içinde yer almaktadır. Çok disiplinli çalışırım bu yolda. Üşenmem kart yazarım mesela, ne yapar ne eder yazar ve yollarım o kartları, sonra Emre’nin tv’ye gömülmesini istemem binbir etkinlik bulmaya çalışırım, rengarenk bir dünyası olsun, meraklı, şefkatli, neşeli vs. vs. bir insan olsun diye kırk taklalar atarım, üşenmem anlatırım herşeyi. İnsanlarla da öyledir ilişkilerim genelde dikkat ederim, güleryüzlüyümdür, dikkat ederim yakın çevremdeki insanların alışkanlıklarını, hayatlarını, zevklerini bilirim, ilgilenirim onlarla, elimden geldiğince hoş tutmaya çalışırım. Uzakta otursakta merkezde kalmaya da çabalarım, mesafeleri bahane etmem kalkar giderim, gerektiğinde Emre ile de olsa toplu taşımayı kullanırım, bahaneleri sevmem, gider bir dolanırım arkadaşlarımı. Görüşmeye çalışırım. Kendim hakkında çok konuşuyormuş izlenimi versemde az anlatırım aslında, herkese anlatmam ama bolca dinlerim. Çok etkilenirim insanlardan, enerjilerinden, mutluluklarından olduğu kadar mutsuzluklarından da. Eskiden hiç sakınmazdım kendimi, bütün işlerimi ayarlar yardıma ihtiyacı olan arkadaşlarımın yanında olurdum, destek olmak önemli diye düşünürdüm.

Bir kova burcu olarak benim için insanlar ve arkadaşlarım çok önemli, insanlığı kendiminde dahil olduğu büyük bir aile olarak görme yanılgısına da kapılmaktayım bazen. Ancak şu sıralar kendimi saftirik bir enayi olarak görmekteyim. Sanırım içten patlamalı, yüksek enerjili insanlarda kimi zaman yoruluyor. Ben kendimi daha az paralıyorum birşeyler olsun diye, insanlar kendilerini iyi hissetsinler diye, ya da bağlarımız sağlam kalsın diye. Böyle olunca da şunu farkettim ki çok az insan geri dönüşümde bulunuyor, çok az insan bu çabayı harcıyor arkadaşlık ilişkilerimiz için. Benim diğerlerinin huylarına dikkat ettiğim kadar (sevdikleri, değer verdikleri şeyler) az insan dikkat ediyor benim hassasiyetlerime.

Kimseye haddinden fazla kırılmamakla beraber, bende daha az dikkat ediyorum, bahaneler buluyorum, yerimden sadece bazı insanlar için kıpırdıyorum. Herkese her an gülümsemek zorunda değilsin diye durduruyorum kendimi, zaman geçtikçe, yaşlandıkça kendimi birazcık daha muhafaza edebilmeyi öğreniyorum. Laflarım meclisten dışarı ancak istediğin şekilde sıcak arkadaş ilişkilerini sürdürebilmek kesinlikle ekstra bir mesai. Benim için bir mutluluk olduğu için bir avuç ‘insanım’ için bu çabayı inatla, seve seve gösteriyorum. Ancak insanlığın geneli bencil ve bende onlara karşı bencilim. Yaşam enerjimizi tasarruflu kullanmalıyız.

Bakü Girl miss you so much, birgün herkes balıkları anlayacak, ben seni çok iyi anladığım dönemlerden birindeyim. Senin gibi kocaman okyanusumun derinliklerine dalıp bir süre maviliklere hayran olasım var, arada çıkıp bir kahve içeriz:)-


Umutsuzluk

Posted on

gokkusagi

Sevmediğim bir ruh hali umutsuzluk, gerçekten. Bunu hissetmemek için kendini kandırabilecek insanlardan biri de benim evet. Yeni yıla kötü başladı dünya, seneler ilerledikçe sanki geri gidiyormuşuz gibi bir his var içimde.

İçim şişene kadar düşünüyorum bu aralar sevgili okuyucular, boşa koysam dolmuyor, doluya koysam almıyor. 21.yy’da bu kadar çok ölüm, insanlık toplu bir cinnet geçiriyor sanki, herkes kendi köşesinde, herkes kendi payına düşeni alıyor şiddetten adeta. Büyük, küçük, fiziksel, psikolojik.

Tamam benim tuzum kuru sırtım pek, çoğumuzun olduğu gibi, ama ötekileri? Orta Doğu’da bitmek bilmeyen savaşlar, köklerinden koparılan insanlar ve en önemlisi bu kadar büyük şiddete tanıklık eden çocuklar. En vahimi de bu bence, savaşın dinmediği coğrafyalardaki çocukların bugünün içine edildiği gibi gelecekleri de ellerinden alınıyor sanki, narin psikolojileri darmadağın ediliyor, aileler dağılıyor. Gelecek günlerin nefret dolu çocukları bir şekilde büyüyor.

Sonra başka bir tarafta gazeteciler ve onların etrafındaki insanlar hunharca katlediliyor, Afrika’daki terorist saldırılar falan da derken insan aslında hangi birine üzüleceğine şaşırıyor. Ateşli silahlar insanlığın ne berbat bir buluşuymuş dedirtiyor insana, savaş ve silah ticareti insanlığı birbirine kırdırtıyor adeta.

Ben ne yapıyorum, çoğumuzun yaptığı gibi rahat, mutlu ve huzurlu olduğum yaşam fanusuna daha da kapatıyorum kendimi. Eve kapanıp kitap okuyasım var, okuduğum hikayelerdeki dünyalar birazcıkta olsa nefes almamı sağlıyor. Derdimden, kederimden karalar bağlamıyorum hayır, hayatım kesintiye de uğramıyor ama kafamın içinde bir uğultu kalbimde bir ağırlıkla yaşıyorum azıcıkta olsa duyarlıyım diyen herkes gibi.

Umutsuz olmamak gerekiyor çünkü günümüz politikalarının başında geliyor bu umutsuzluk hali, kendini güvensiz hisseden toplumlar ve histerik bireyler yaratmak. Genel politika insana yönelik değil hayır daha fazla tüketmeli, yollar, binalar, avm’ler üretmeliyiz herşey kar, çıkar değil mi? Bu ‘kalkınma’ dediğimiz ekonomik modelin refahının dağıtımındaki eşitsizlik ise hepimize malum zaten değil mi?

Neyse uzun lafın kısası yapcak bişi yok, çocuklarımızı aklı başında adam akıllı, farkındalığı ve duyarlılığı yüksek bireyler olarak yetiştirmek dışında, sanırım onları gerçekten zor bir gelecek bekliyor.

Hayata daha pembe baktığım bir zaman yeniden yazarım:)

2015 malesef tatsız başladı, daha güzel devam etmesi dileğiyle..

i.

 


Yeni Yıl

Posted on

images

Evet sayın okuyucular yine her sene olduğu gibi bir yılbaşı gecesi çıkmazıyla daha karşı karşıyayız.

Bence öncelikle bu yılbaşı gecelerinin hafta içine denk düşmesi kutlanılabilirliğini birazcık etkiliyor. Her yılbaşı gecesi olduğu gibi dışarı çıkmalı bir programa üşenip, hiçbirşey organize etmeyip, kendimizi aile yemeğinde bulup on ikide sızıp, gece bir gibi herşey niye bu kadar monoton? diye çemkiresim var. Madem burası benim alanım buraya çemkireyim bari.

Aralık ayı yoğun bir ay oldu bizim için her anlamda, nasıl geçtiğini anlayamadım. Kasım ayında bambaşka bir kafadaydım, kendimle, gelecekle, bizimle ilgili, aralıkta ise bambaşka bir gerçeklikle yüzleşmek zorunda kaldık. Hayat böyle bir şey sen plan yaparken çıkıp nanik yapıyor.

Bu aralar hissettiğim en keskin duygu hiçbirşeye tam istediğim gibi odaklanamama durumu, sürekli bir ‘yapılması gerekenler’ listesi yaparken buluyorum kendimi. Yılbaşı gecesi bende boş beyaz kağıt sendromu yaratıyor. Koskocaman tertemiz bir sayfam varmış yanılsaması, yok öyle birşey 2015’te 2014’ün devamı en nihayetinde… Ancak yeni yılda bir takım isteklerim yok değil, tabii ki var.

Haydi bakalım kısaca buraya da yazayım da adet yerini bulsun.

1-Bir numarada kesinlikle daha ‘düzenli’ bir insan olma özlemim yatıyor, evdeki bütün kitapları sıralayasım, etiketleyesim, künyeler falan yapasım var. Terzi kendi söküğünü dikemezmiş misali çok dağınık bir kütüphanem var. Emre’nin kitapları da zira çok karışık. Hepsini dediğim gibi diline, türüne, etkinliğine göre düzenleyesim var ama delicesine.

2-Evet evren senden saklamıyorum hayallerimdeki mutfağa ulaşmak istiyorum, bu mutfakta yüksek tabureli bir masa bölümü var, tezgahlar masif tahta çam, fayanslar renkli, duvarda küçük bir gömme yemek kitapları kitaplığım var, yeşil succulent kaktüs tarzı (dikensiz) bitkiler var, duvarın bir bölümü kara tahta, mutfak tabak çanakları renkli, el yapımı falan. Şöyle sınırsız bir kredi kartı hayal ediyorum anlayacağınız.

3-Araba kullanma işini adam gibi halletmek ve artık araba kullanan bir kadın olmak istiyorum (her türlü  yüreklendirmeye açığım)

4- Bu bloga birşeyler yapasım var,değişiklik, yeni bir format, arayüz, en kıl olduğum tabirle yeni bir ‘konsept’

5-2015’te çok özlediğim ve bana her zaman çok iyi gelen çoğunluğunun yabancı olduğu üniversite arkadaşlarımı görmek onlarla zaman geçirmek istiyorum çünkü hepsini teker teker ya da birarada çoookkkkkk özledim, benim için çok önemliler ve şu anda olduğum kişinin tarihinde büyük bir önemleri var, yarı-şuursuz dönemimin oyun arkadaşları onlar.

Evet sevgili 2015 bu sene senden beklediklerim yukardaki beş maddelik listede sıralanmaya çalışılmıştır. Kendmi bıraksam uzar giderdi o liste ancak bu sene en ‘çok istediğim şeyler’ sıralamasında ön sıralar bunların. Bir de herşeyin başı sağlık evet bütün listelerin en baş maddesi sağlık olmalı. benim ve bütün sevdiklerimin, ailemin bireylerinin sağlığı yerinde olsun.

Hadi 2015 pozitif anlamda şaşırt bizi.

Sizin en büyük dileğiniz ne?

İyi yıllar

i.