Pastoral Manifesto

Posted on

paint-brushes-984434_640

Şiir sanatının kendisini genellikle sıkıcı bulurum ama hayatın içinde şiirsel anlar yakalamaya bayılırım. Belki de şiir bütün bu hassasiyetin iyice damıtılmış hali…

Kişisel gelişim kitaplarını, çok bilmiş insanların bütün didaktik söz öbeklerini yazılı ya da sözlü katlanılmaz bulurum. Uzun uzun romanlar okuyup kendim çıkarımlarda bulunmayı tercih ederim.

Mesaj kaygısı olmayan insanların kelimelerinin arasından aklıma yatanları çekip almaya bayılırım. Herkesin herkese öğretecek bir şeyi vardır felsefesinin müritlerindenim. Ama o öğretmeyecek, ben çekip alacağım. İstediğim yerden ve istediğim kadar..

Tembellik ve sıkıntının insanın hayal gücünü geliştirebilecek temel değerler olduğunu düşünmekteyim. Yavaşlık, sindire sindire gitmek benim için önemli. Sıkıntı hakkı modern toplum insanlarının elinden alınmış durumda, mal mal akıllı telefonlarımıza gömüyoruz sıkıntımızı, kocaman bir enerji kaybı…

Koşmak kadar dinlenmekte önemli, aynı konuşmak kadar dinlemek gibi. Konuştuğumdan daha fazlasını dinlediğimi uzun süredir biliyordum ama artık her dinlediğimi ciddiye almamayı öğrenme aşamasındayım. (valla bak) Herkesle empati kurmaya çalışmak aslında diğerlerinden beklenti kurmana ve o beklentin gerçekleşmeyince hayal kırıklığına uğraman yol açıyor. Bu empati olaylarının da b.kunu çıkarmamak gerekiyor, unutmayalım hiçbirimiz Meryem Ana değiliz, hele Florence Nightgale hiiiç değiliz o yüzden just relax:)

Ha bir de birşey vasatsa vasattır. Vitrinler bir yere kadar göz alır.

Adalet duygusu önemli bir duygu, hızla hayatlarımızdan uzaklaşmasına seyirci kalsakta temel değerlerimizden biri olduğunu ne olur unutmayalım.

Yalnızlık ömür boyu evet ama bu salya sümük ağlanacak, melankolik melankolik düşünülecek bir durum değil, bunun farkında olmak bence önemli. Karamsarlık olarak görmüyorum gerçekten.

Bir de tecrübe ile sabit çok insanlı bir kişi olarak aslında bunun bir kendinden kaçış olduğunu farkettim, güzel bir temizliğe giriştim. Canımı sıkanın, sıkmış olanın ya da samimi olmayanın bir ‘merhaba’dan ileri işi yok hayatımda. Ve bunu yapabilmek çok hafifletiyor insanı yani sizi üzen bencil insanların hayatınızdan çıkması…

Beni tanıyan insanlar gülecekler ama bir Yoda var benden içeri farzet ki bilge kuş ya da misal Uyuyan Dede Türbesinin en has üyesi. İçimde sakin mi sakin bir adacık var ve orası benim sığınağım. Demiş ya şair kendinden kaçamazsın, şehir, ülke, kıta değiştirsen de en büyük bavulun kendinsin. Onu yannda taşıdığın sürece kaçışlar yüzeysel…Kendinle yüzleş ve barış o zaman hiçbir dansöze tahammül edemiyorsun zaten hayatında.

Televizyon izlemiyorum, otobüste insanlara bakıyorum hikayelerini düşünüyorum. Sonra bir de kitaplar var, başkalarının hikayelerinde kaybolmak, yeni ilginç insanlarla tanışmak. Dünya ile kartpostal alışverişinde olmak (bi ara anlatacağım söz)

Tek kardeş olmanın bir sürü avantajı var (dezavantajı da bol tabii) ama bence en güzeli kendimi oyalayabilme yetimi bu kadar geliştirmiş olması ve de sanırım eskiden ebeveynlerimizin bizi sürekli oyalamaya çalışmamaları, bazen kendi halimize bırakmaları ve kendi istekleri yönünde yönlendirmek için kendilerini parçalamamaları.

Ya da en basitinden yaş alıyorum.’Yaşlanmayı’ kabul etmem zaman alacak ve ben içimde 2000 yıllık bir çınar ağacı varmış gibi hissetsem de parlak bir yıldız gibi parlamaya özeneceğim kahkahalarla.

Hep derim yine tekrar edip bu yazıyı da burada sonlandıracağım: Dünya hakikaten kötü bir yer ama hayat büyük bir mucize ve yaşamanın hakkını vermek gerekiyor yoksa ölümü bekleyen canlılardan ne farkımız kalır?

Kendinizden başlayarak çevrenizi güzelleştirmek için militancasına çalışın, güzel şeyleri yayın, dürüst olun, daha fazla paylaşın ve kahkahalarınızı esirgemeyin. İnadına mutlu olalım bu moronluktan çıkabilmenin tek yolu bu sanırım.

Didaktik insanları neden sevmem biliyor musunuz çünkü ben de onlardan biriyim sanırım yazıyı baştan dönüp okuduğumda bunu farkettim :)

Ama çok sıkmadan yaptığımı umuyorum yani en azından sıkılanın okumama özgürlüğü var ama okuyup yorum yapanın kalbimde ve yazma motivasyonumu korumamdaki yeri ayrı:)

Ay haydi bitirdim söz bu son cümle. Valla Bak gerçekten. Tıp!

İ.


Anne-Kız Olayları

Posted on

sparkler-677774_640

Her anne-kız ilişkisi zordur. Yani bence kolay olsa bile zordur işte.

Çünkü iki tarafta kadındır, iki tarafta altta kalmayı sevmez, ilişkinin anne tarafı eşyanın doğası gereği kızı için en iyisini bildiğini düşünür. Bazen açık açık yargılar sonra genç kadın savunmaya geçer, çok sinirlenmişse kontratağa bile çıkabilir. Kadın işine karışılmaz.

Hem sonra kadınlar erkeklerin çoğunluğu gibi, içleri sıkılınca kabuklarına, legolarına ya da ne bileyim elektronik eşyalarına çekilmezler. Hodri meydan o sinir bir yerde boşalacak, birine patlayacak ya da en olmadı bu olay kuaförde son bulacak. Kabul edelim kızlar bu böyle.

Bazı anne-kız ilişkileri çok mıçmıçtır. Annem benim en iyi arkadaşım der bazı kızlar hatta kadınlar. Evet anne-kız ilişkisi yaş aldıkça iki taraf birazcık sakinleşir gibi olur ancak kız çocuğu anne olunca kendini anane pozisyonunda bulan anne değişik ruh hallerine bürünür.

Benim annem mesela sabah bize geldiğinde Emre’yi servise vermek için önce bi beni süzer giydiğime mutlaka bir yorum yapar ve beğenmemişse lafını hiç sakınmaz dan diye söyler (anne -kız ‘samimiyetinin’ yan etkileri:) ) Eğer ben ters bir günümdeysem ters bir cevap veririm ve eğer annem de tersse o da yapıştırır cevabını ve o kapı çarpılarak çıkılır. Ya da akşam üstü dönüşte sokacak bir laf mutlaka bulur.

Anladığınız gibi mıçmıç bir anne-kız ilişkisi değil bizimkisi, kanlı bıçaklı gergin de değil.. Annem sevgisini şefkat kanalıyla gösterenlerdendir. Hiçbir zaman, ergenken bile çok burnunu sokmamıştır (ya da geçmiş zaman ben unuttum:) ), gözü hep üstümdedir ama yüzgöz olmaz, ay öyle gel bir dertleşelim tarzı annelerden değildir. Mutsuz olduğumda en sevdiğim yemeği yaparak bana desteğini gösterir:)

Kim ne derse desin herkesin annesi kendine özeldir. Annem iç dünyamın kadim sırdaşı olmasa bile gündelik hayatımın hatta hayatımızın en baş kahramanıdır. Ananemizdir o bizim, ben hep derim: ‘Ben senin kadar fedakar bir babaanne olmayacağıma eminim’

Annem hep eleştirir aslında beni ev işleri yerine kitap, kartpostal ve ip bileklik gibi 33 yaşında bir kadının uğraşmasının sadece zaman kaybı olduğunu düşündüğü işlere düşkünlüğümden. Ben ne kadar gezmeye tozmaya, zevkü sefaya düşkünsem annem de benim tam tersimdir. Ne kahve ne sigara ne de alkol içer, mutluluğu hamur işlerinde bulur:)

Ve ben ne kadar annem gibi olmayacağım gibi desem de ona buna şuna anaçlık yaparken onu görürüm kendimde. Yufka gibi yüreğimin katmanları da ondandır. Elimden geldiğince herkese yardımcı olmaya çalışırım, bazen kendimden fazlaca ödün verip kendimi enayi gibi hissetsem de…

Onun gibi vırvırlandığımı farkederim bazen David’e. Sonra bana da hemen afaganlar basar, sıkıntılıyımdır, üzerimde baskı kurulmasını sevmem, çok müdahaleci insanları sevmem ve birazcıkta onun gibi aslında kendi duygusal dünyamda yaşarım. Aslında çok çaktırmasa da özgürlüğüne son derece düşkündür ama bir yandan da aşırı fedakar ve anaç olduğu için sıkışır kalır sorumlulukları ve deli başı arasında, işte o noktada zevkine son derece düşkün olan ve her fırsatta bi yolunu bulup birşeyler organize eden ‘çılgın’ kızına çıkışır. Annelerin ana sorunu bu değil midir zaten kızlarının gençliğini ve yapabilitelerini kıskanmak?

Neyse ben ne kadar hediyeye, gürültüye patırtıya, her türlü kutlamaya, bir araya gelmeye düşkünsem annem de ‘ne lüzumu var canım’ cıdır. Ama bugün onu şaşırtayım dedim çünkü her ne kadar o mütevazi davransa da hiçbir insan evladı doğum gününde onun için alınmış bir pastaya, çiçek buketine ve hediye paketine kayıtsız kalamaz:)

Aynı benim annem gibi:)

Birbirimize çok söylemesekte, senin burayı okumayacağını bilsem de yine söyleyeyim:

‘Seni çok seviyorum’

İyi ki doğmuşsun

Ve itiraf et! Her ocak sonu-şubat ayında doğum yapacak kız anne adaylarına dediğin ‘Allah kolaylık versin, kova kızı mı aman aman’ diye yaftayı yapıştırdığın deli dolu kızın olmasa hayatta çok sıkılırdın. Yolda, otobüste, denizde her hangi bir bekleme salonunda tanıştığın insanlara ve arkadaşlarına anlatacak çok az şeyin olurdu.

Kusura bakma anneciğim hayatı gereksiz (senin için) bütün detaylarımla yaşamayı seviyorum ve senin istediğin hanım hanımcık kadın mertebesine ulaşmayı da hiç düşünmüyorum :)

Ama artık seni her doğumgününde şımartmaya karar verdim çünkü fark ettim ki bunu içten içe seviyorsun.

İdil


Gemilerde Talim Var

Posted on

tumblr_map2034zwt1rxp8qh

Bekara karı boşamak ne kadar kolaysa, bir olayı bizzat yaşamayan birinin diğerine ‘let it go’ (ammaaan sallaa!) demesi de o kadar kolaydır.

Kendimi kocaman rus bandıralı gemilere benzetiyorum, hani Boğaz’ı geçerken o heybetli hallerine şaşkın baktığımız. Neden onlara benzetiyorum kendimi? Tamam Rus değil başka bir bandıralı da olabilirler, üzerlerinde kiril alfabesi gibi anlaşılmaz olabildiğimden de değil, hele öyle paslanmış boyası dökülmüş oldukları için de değil ama heybetli halleri yüzünden.

Daha açık olayım; eskiden daha gençken bir kayık gibiydim. Pır pır, dalgalarda sallanan, fazla açılamayan, kürek çektiğim, kıyıdan fazla uzaklaşamayan ya da gittiği yönü beğenmediğinde fırt diye yön değiştirebilen ve hatta bazen sıkılınca zıp diye bir suya atlayıp çıkabilirdim minik kayık hallerimden…

Sonra birazcık daha büyüdüm motorlu bir tekne gibi birazcık daha güçlendim, dalgalarla kollarım değil teknenin motoru başa çıkmaya başladı, belki de yelkenlerim eklendi. Rüzgarları tayin etmeye başladım hafiften, rüzgarın geliş yönlerine göre kırdım dümeni ve hatta ben dümendeyken bir miço diktim yelkenlere. Yardımcı oldu bana. Bir kayık kadar küçük olmasada cüssem yine çokta açık denizlere çıkamadım teknemle. Ama koy koy gezdim, paşa gönlümü eyledim. Güneşte yol aldım, fırtına da sağlam limanlara sığındım.

Sonra işte geldi bu açıııkkk deriiinnn denizlere açılma mevzuatı. Motorların sayısını arttırdık artan sorumluluklarla. Annelik-evlilik-gündelik hayat bir okyanus misali çekiverdi içine. Bu derin sularda büyük dalgalar daha çoktu diğer zamanlara göre, kıyıdan uzaklaştıkça boyutları da  büyüdü geminin. Okyanusları yelkenlilerle aşanlar da var elbet ancak ben sağlam bir cüssenin içine saklamayı tercih ettim kendimi. Sağlam ama manevra kabiliyeti daha zor olan.  Böyle kocaman gemiler de tahmin edersiniz ki aklınıza her estiğinde yön değiştiremezssiniz, bir kere iki kere kırk kere düşünmek gerekir ve de aynı zamanda bir değişiklik kararı alındı mı önceden çevirmeye başlamak gerekir dümeni…

Artık pır pır küçük sularda ilerlemiyorum, yüzdüğüm sular daha lacivert daha ıssız, daha kendine has. Ağır ağır, kazan dairesinden homurdanan motorlar da boyutlarına orantılı olarak daha bir homurtulu… Ama ben öyle her kıytırık dalgada yamulan, sağa sola yatan bir gemi değilim. Rotam az çok belirli, duruşum ise baki, kendimin farkındayım (olduğum ve olmadığım şeyler).

İstediğim her koyda durmasam da artık, denizler aşıp ağır aksak değişik büyük limanları keşfetmek beni heyecanlandıran.

Heyecan baki, sadece eşlik eden mürettebatı seçerken daha seçiciyim. Malum hayat bir yolculuksa kimlerle yola çıktığını iyi tayin edeceksin çünkü denizin şakası olmaz güvenilir insanlara açacaksın geminin kapılarını ya da kalbini…

P.S: Meşhur üşengeçliğim David’in yoğunluğuyla kesişince Havayi.com haaalllaaaa yeni arayüzüne kavuşamadı ancak yeni bir yazıya kavuştu, aynı sizi okuyucuları gibi:)

İyi yürekliler ve dirençli olanlar her daim yol alır bütün tsunamilere rağmen. (izlediğim bütün çizgi filmler ve hikayeler bana bunu öğrettiler çocukluğumda:) )

Sevgi ile kalın.

i.


Bir Doz Şiir

Posted on

 

by Vo Anh Kiet

‘Soyez les poètes de votre vie.

Osez chaque jour mettre du bleu dans votre regard

Et de l’orange à vos doigts.

Des rires à vos gorges et surtout surtout

Une tendresse renouvelée à chacun de vos gestes’

Yani

‘Hayatınızın şairleri olun.

Maviyi her gün bakışlarınıza yerleştirin

Ve parmaklarınızın ucuna da turuncuyu.

Boğazına kahkahaları ve özellikle özellikle

Her hareketinizde sürekli yenilenen şefkati eksik etmeyin’

 

Ben yazmadım, alıntı

Ama manidar.

öptüm.

İ.


Esinti

Posted on

index

 

Gün içersinde hafiften rüzgar esiyor bazen, bir toplantıdayken mesela, boynumda hissediyorum. Hafif esintiler huzur veriyor bu aralar bana. Uykusuz geçirilen bir gecenin sabahında ya da zırıl zırıl ağladığın gün veya gecelerin ardında garip, sakin, yorgun ama huşu dolu bir durgunluk olur ya; bu aralar o  ruh  halindeyim.

Bazen hafif esiyor rüzgar, bazen gökyüzünde kara kara bulutlarını toplayıp dayanamayıp patlatıyor bir fırtına. Nasıl iyi geliyor, rüzgar bu aralar bana birşeyler fısıldıyor.

Artık tatil vakti diyor, yeter artık yeme kendini diyor, herşeyi, herkesi oluruna bırak diyor. İnsanları iyice anla, tanı ona göre davran diyor. Bu sene hanemizden ağır ağır bir satürn geçişi yaşadık. Satürn geçişi nedir astrolojik olarak?

‘Satürn’ün görevi, imtihandır, sabrın denenmesidir, öğretmendir, zamanın eğitmenidir, şer gelmeden hayrın kıymeti bilinmez, düzen sarsılmadan, iyi mi kötü mü olduğu anlaşılmaz. Yaşam, sonu ölüm olan bir yol, bu yolda giydiğin ayakkabıyı sen seçersin, beğeneni olur beğenmeyeni, yoluna taş döşeyeni olur, gül döşeyeni, Satürn tüm bunları gözler önüne serer, gerçekçi bir yaklaşımla canını yaka yaka, burnunu sürte sürte, gösterir sana, dayanma gücünü artırır. Taş döşeyenler de hayrınadır, İmtihan işte, ya alırsın dersini güzelce, verirsin geçer gidersin, ya da kalırsın orada ömür sonuna kadar bahtına lanet edersin. Bahtın senin adımlarından oluşur da, suçlayacak birilerini ararsın.’

İşte budur bu senenin özeti, bir an önce geçsin gitsin bitsin bu imtihan.

Ancak aldığım(ız) en büyük ders küçük ailemizin herşeyden, herkesten daha kuvvetli olduğudur. Her şerde bir hayır vardır, bu zor senenin bizi birbirimize kenetlediği de belki de elimizdeki en pozitif olgudur.

Bütün hastalara şifalar diliyorum, diğer bahtsızlara da ‘merak etmeyin yanlış hesap Bağdat’tan bile döner’ demek istiyorum.

Es rüzgar es, senin eşliğinde sadece kitap okuyacağım, boyama yapacağım, bileklik öreceğim, yemek yapacağım, kestireceğim, kulaç atacağım, yürüyeceğim günlerin hayallerini kurmaktayım sen boynumda dolaşırken.

İç huzurumuz en büyük kalemiz, onu sıkı sıkı koruyalım.

kiss kiss

İdil


Bir-iki-üç-dört ve 5!!!!

Posted on

00001541

 

Foto: David S.

Çukulatalı kek, limonlu kurabiyenin  buram buram koktuğu bir cennetten yazıyorum Emroş sana, evimiz şu anda hep hayalini kurduğum ama pek sık gerçekleştiremedim hamarat anne evleri gibi kokuyor.

Senin için, yarınki (dile kolay) beşinci yaşgünün için harıl harıl çalıştık. Senin için ellerimizle pasta (david) / kurabiye yaptık (ben). Sevgi emek ister bunu yaşayarak öğren istiyoruz, hayır aramızda oturup ‘hum şimdi de böyle yapalım da şu iyi huyu olsun’ diye sürekli dikkat eden tipler değiliz.

Ama kendi şahsıma konuşmam gerekirse hayatım boyunca (aklımın erdiği yaşlardan itibaren) bana dümdüz akıl veren, didaktik insanları genel olarak bir kulağımla dinledim, davranışlarıyla sözleri arasında tutarlılık varsa ciddiye aldım.

Senin nasıl bir insana dönüşeceğini planlayıp, programlayamam ama senin beni tamamen taklit etmesen de örnek aldığını, izlediğini biliyorum, gözlemliyorum.

Meraklı, hayata tutkuyla bağlı (bazen samanlığına rağmen), uyumlu, insanlardan kaçmayan korkmayan ne de fazlaca hayranlık beslemeyen bir birey olmanı istiyorum gönlümün bir yerlerinde.

Bazen sana kızıyorum, sen herkese selam vermeyince, kafanı kaçırıp saklanıp utanınca. Kendi 33 yaşıma gelmiş, hayatın kendine göre iyi kötü deneyimleriyle bu yaşında kendine güveni kısmen gelişmiş bir bireyi olarak yargılayabiliyorum seni.

Ne saçma, oysa ki ben de utangaç bir çocuktum, girişkenliğimle çığır açmamışımdır mesela. Ama aslında ben de senin gibi birine ısınınca, o birinin de benimle gerçekten iletişime geçtiğini çaktığımda yeşil ışık yakardım. İnsan eskiden olduğu küçüğü unutabiliyor bazen.

Bir kitap okudum, bir anne-oğul ilişkisi, beraber Proust okuyan, annenin oğluna hani o sözle söylenmeyen sadece hissedilen hassasiyetleri öğretmeye çalışmadan öğreten hallerinden bahsediyor. Beraber çiçeklerin isimlerini öğrendikleri, kelebeğin çiçeğin üzerinden kanatlanışına dikkat etmeyi, o sırada uzaktan gelen bisiklet sesini duyabilmeyi, bu farkındalık duygusunu beraber yaşayabilen bir anne oğul ilişkisi.

İşte o yüzdendir ki bende 30′lu yaşlarda annen olarak seninle, içimdeki meraklı, heyecanlı, kırılgan, konuşkan çocuğu yeniden yaşatıyorum. Seninle yürürken ona, buna, şuna dikkatini çekiyorum, elle gösteriyorum, fikir beyan ediyorum. İstiyorum ki sen de çevrene dikkat etmeyi öğren, insanları sev (egolarının onlar üzerindeki kötü etkilerine rağmen), cesur ol, fikrini beyan et, gülümse ve gözün hep açık olsun ama güven hayata cömert ol ona karşı!!!

Çaktırmamaya çalışıyorum ama bir anne olarak beklentilerim yüksek aslında :)

5 yaşındasın, diyecek kelam çok, artık kucağıma hepten sığmıyorsun bak buna bozuluyorum:)

Bence söylenecek onca kelamın, cümlenin, paragrafın özü : Seni çok seviyorum

5.yaşın kutlu olsun.

Doğru yoldayız babanla çünkü kendi yolumuzdayız ve senin gibi sağlıklı bir oğlumuz var ve aslında gerisi hakkaten boş çünkü akan su yolunu buluyor, armut dibine düşüyor.

Büyüdüğünü görmek herşeye şaşıran anneciğin için çok büyülü bir şey.

Gezegenin en güzel hediyesi sensin bize.

Ergenlikte birbirimizden bıkacağımız yıllara kadar çocukluk yıllarının hakkını vermeye devam, hep beraber, aynı boğucu olmayan kenetlenmişlik halinde.

Ta maminette d’amour / Anneciğin

İ.


19.000 Adım

Posted on

couple,cute,shoes,vintage,wedding-faf301778a075dcebd5d83e82c6415a6_h

Biz bugün David’le 19 Mayıs tatilimizi sorumluluk sahibi ebeveynler olarak veliahtımızın 5.doğumgününü organize etmeye adadık.

Bu uğurda toplam (yaklaşık olarak tabii ki) 19.000 adım attık (tek tek saymadık, akıllı telefon uygulamaları saolsun bi akıllı bi akıllılar)

Bunca adım boyunca neler neler olmadı ki, güne 7.30′da çocuğu okula bırakmakla başlarsan (hem de tatil gününde, ayın annesi ödülümü istiyorum) o gün dinamik bir şekilde akaar gider.

Her neyse ne mi oldu o adımlar boyunca? Önce Eminönü’nde güzel bir kahvaltı (aç ayı ne yapmaz?) , sonra benim bayıla bayıla David’in ise oflaya puflaya (atalarımızın erkek olanları savaşçı kadın olanları ise toplayıcıydı değil mi? Ha şunu bilelim de..) gezdiği birbirinden alengirli dolambaçlı sokaklara girdik. Başta tabii ki fikir ayrılığına düştük, ne gerek var buna? -sen anlamazssın! -yok, canııımmm vs vs gibi klasik evli çift vırvırlanmalarından sonra orta yolu ve en tatlı doğumgünü/diş buğdayı/ kına/ adım bıdı bıdısı gibi lokal adetlerin organizasyonları için malzeme tahsis eden, içimize sinen bir dükkan bulduk.

Biz kesinlikle ‘temalı’ ‘konseptli’ bir şeyler düşünmeyen tipler olarak ‘Frozen’ temalı doğumgünü partilerine asortik karton bardak/tabak/balon/ıvır zıvırı arayan umutsuz kız annelerinin hali içimizi biraz burkmadı değil :) - Hepimiz prenses Elsa’yız hatta bazen Anna’yız ama bence en sevimli karakter Olaf:)-

Neyyyysee geçen gece harıl harıl yapılışını öğrendiğim, artık yurdumda da pek moda olan ‘pinada/pinyada’danın hazır yapılmışını bulunca (hem de sopasıyla beraber 20 tl) hemen sattım yaratıcı anne triplerimi hemen hazıra kondum, hiç acımam:)

Neyse pinyada’yı almak iyi hoşta içini de doldurmak gerek! Incık pıncık, kız ve erkek çocuklarının ilgisini çekebilecek ne varsa doldurdum. Tam benlik bir iş:)

Neyse kuzu kuzu ebeveynlik ödevlerimizi yerine getirdikten sonra dedik madem kırk yılda bir başbaşa vaktimiz var o zaman eski nahoş günlerimizdeki gibi etkinlikler yapalım: Mesela tavla oynamak gibi!!!!

Filibe Köftecisi’ne gitmek oradan da tatlıyı Hafız Musafa’nın Sirkeci manzaralı dükkanında yemek gibi…

Tatlı bir rüzgar vardı bugün şehirde, vapur sesleri yine uzaktan huzur veriyordu, semtteki eski binalar geçmişe bağımızı hatırlatırken, civcivli kalabalık yavaştan artmaktaydı.

Her seferinde olduğu gibi yine hayran hayran dolaşan turistlere bakıp ‘Hıh ben burda yaşıyorum’ gibi anlamsız gururlanmalara girdim (sana da oluyor mu? itiraf et bak burda biz bizeyiz:) ).

Herşey çok güzeldi

Ve ben yeniden şunu daha iyi anladım ki ebeveynlik bir çiftin başına gelebilcek en güzel duygu iken arada ebeveynlikten çıkıp felekten bir gün çalabilmekte muhteşem bir duygu.Eskiden hani o gennniişşş zamanlarında ilişkinin olduğu gibi.

Ebeveynlik uzun vadede didişme getiriyor, bir yüzgöz olma hali, bir laçkalık. Ama aynı zamanda muhteşem bir ekip ruhu ve incir çekirdeğini doldurmayacak tartışmalar dışında muhteşem bir güven hissi. Ve ebevyn olup kaçamak yapınca yeniden bakıyorsun bir zamanlar karşında otururken daha genç, toy olan adama. Evet zaman bizi olgunlaştırdı, bazen hırpaladı, sorguya çekti, güldürdü, çalışmadığımız yerden sordu ama yine de işte orda bir yerlerde, bir espride, bir gözlemde, bir hassasiyette, bir dikkatsizlikte o ‘tanıdık’ hissi yakalamak benim için hayatta önemli. Kökler sağlam olmalı. Hayat kötü günler göstermesin, tükürdüğümü yalatmasın ama sanırım koca beş yıllık ebeveynlik kariyerimizin sonunda bir nevi oturttuk bu işi, içimize sindiği gibi, eksik ve yanlışlarıyla bence  eğlenceli birer anne ve babayız nev-i şahıslarına münhasır.

Cuma günü Emre’nin beşinci doğumgünü. Alışılageldiği gibi bir doğumgünü yazısı yazacağım ona, kelimeler, cümleler dönüp duruyor aklımda…

Doğumgünü partisi bahane bugün şahaneydi.

P.S: Marmara Forum’daki bütün çocuk kıyafeti satan mağazaları tek tek dolaşıp oğlumun yıl sonu piyesindeki ‘geyik’ (hayvan olan) rolü için kahverengi tayt ve tişört arayıp sonunda açık kahve bir tişörtle, kahverengi bir binici dar pantalonu alma hüsranımı anlatmıyorum zira yıl sonunda çocuklardan kahverengi kıyafet istemeyin sevgili anaokulu öğretmenleri, kahverengi çocuk rengi değilmiş çoğu mağazadan aldığım cevap bu:) Hem bi sürü renk var di mi?

Öptüm hepinizi.

Sorumluluklarının bilincinde olan anne idilet.


Mevsimler

Posted on

4832137c93110e4877484839300ba080

Büyüklerimizden, annemizden babamızdan, öğretmenlerimizden öğrendik biz bir yılda dört mevsim olduğunu. Yani aslında çocukken de bu değişimleri anlıyorduk ama adına ‘mevsimler’ koymayı onlardan öğrendik diyelim.

Herneyse şimdi bu meterologlar hep bir ağızdan felaket tellalığı yapıyorlar ya yok efendim artık dört değil sadece iki mevsim olacakmış, baharlar (ilk ve son olanlar) kısalacakmış, sonra da ortadan kalkacakmış… Bu bir yandan beni düşündürüyor (hüzünlü hüzünlü) çünkü baharların o sağı solu belli olmaz halini severim, kendimi hatırlatır bana. Hayatta ne çoookk sıcak ne de  çoook soğuktur baharlar, geçiş dönemleridir, ılıktır, alıştıra alıştıra bir sonra ki etaba geçmemizi sağlarlar… Bu pozitif yönleri.

Ama bir yandan da benim baharsal sorunsalım şu ki; bütün bu geçişlere, bir anda (ilk baharda özellikle) gevrek gevrek gülümseyip, gönül yaylarının hızlıca gevşemesini, ‘bizi bu güzel havaların mahvetmesini’ seviyorum. Karanlık kış mevsiminden sonra açıkçası iyi geliyorlar…ama yine de bi tutarsızlar.

Sonbaharın olayı ise ayrı biraz daha hüzünlü tabii, hele günlerinde resmi olarak kısalmasıyla, pikeden yorgana geçilmesiyle, hırkadan, yağmurluğa sonra da paltoya kadar uzanan sancılı bir dönem.

Ruhsal olarak bir sorunum yok anlayacağınız bu geçiş dönemleriyle ancak sıkı bir üşengeç olarak tabii ki daha ‘pragmatik’ sorunlarım var.

O kışlıkları bir türlü kaldırıp yazlıkların olduğu hurçlara ulaşmaya üşendiğim için ‘kıyafetsel’ olarak çok zorlanıyorum. E diyeceksiniz buraya yazmaya üşenmiyorsun da yapmaya mı üşeniyorsun? Yes ladys, i am idil.

Kendimi bu bahar günlerinde genel olarak ‘ama giyecek hiçbir şeyim yok ki beniiiimmm’ diye sızlanıp iş yerime en yakın olan Mango outlet’te buluyorum. Allahtan çalışan anneyim ve para harcamaya vaktim yok ve online shopping olayının ‘değiştirme ‘ riskini göze alamayacak kadar üşengecim (bazen işe yarıyor evet), yoksa halimiz yamandı. Yani kııırrk yılın başı kendimi kendim ile beraber (bücürsüz) alışverişıbl bir merkezde koyverdim mi toparlamam harbi zor oluyor.  Arkadaşlar seviyoruz tüketmeyi, artık bu içimizdeki boşluğu doldurmak için midir yoksa ne bileyim çocukluktan gelen bir travma mıdır bilmem ya da bazıları genetik olarakta açıklamaya çalışıyorlar bu durumu. Ben onu bunu bilmem ama yeni cicilerin  kısa bir sürelikte olsa hoş bir etkisi var üzerimizde (evet tamam tamam bende biliyorum kafa tın tın olursa insan daha çok tüketir falan filan zart zurt ama bence doluyken daha iyi tüketiyor en azından o duurr diyen iç sesini duymuyor)

İşte ilkbaharın tatlı sarhoşluğu, tatlı bir mayıs akşamı yazıyorum sizlere, bundan beş sene önce nasıl panik bir gece yaşamıştım, Bursa Spor-Fenerbahçe derbi final maçı vardı ve Fenerbahçe yense de yenilse de Kadıköy karışacaktı ve acaba doğum o gece başlarsa Kadıköy’ün göbeğindeki hastaneye nasıl yetişebilecektim ben? Eskiye dönüp bakınca kendime öyle gülüyorum ki bazen, şimdi olsa hiç dert etmem ve kendi kendime derim ki ‘amaann ne var gider evime en yakın hastanede doğururum’. Böyle de olgunlaştım hani hahahaha :)

Haydi kalın sağlıcakla, ben daha doğumgünü organize edeceğim.

İyi bir anne olmaya karar verdim.

İ.


Kalabalık

Posted on

e231ffc7f1a820a648c992719a604de6

Herşey yolunda, bir sorun yok.

Ancak içimde bir kalabalık bir kalabalık.

İki kelamı bir araya getirip şuraya yazamıyorum, kendimle derin muhabbetteyim şu aralar.

Evet kendini yazılı ya da sözlü herhangi bir şekilde ifade etmesi gereken insanlardanım. Çok konuşan insanların hepsinde olmasalar da bir çoğunda, içlerinde tam bir sessizliğe kaçtıkları bir ağaç kabuğu vardır diye düşünürüm hep, ya da benim için öyle. Şarj olmak için sığındığım bir ağaç kavuğum var.

Kendimi bu blog kanalıyla ifade etmeyi özlüyorum, çok ilgi ve alaka gösteremiyorum bu aralar.

Kendi kendime hayatın detaylarında kahkahalarla gülüyorum (sessizce) çünkü aslında hayat absür birşey, diyorum sonra komik komik anlat onu burada ama işte nasıl oluyorsa üşeniyorum, unutup gidiyor sonra…

Bu aralar iş ve ev için yapmam gereken zorunlulukların dışında bol bol kitap okuyasım var. Hiç uykum gelmese, hiç yorgun olmasam ve hep okusam. Sanırım hayatın bazı dönemlerinde başka hikayeler dinlemek daha cazip:)

P.S: Emre’nin beşinci yaş doğumgününü organize etmeyi inatla reddediyorum. Çok üşengecim çok. Allah affetsin, bir de Emre:)

Siz hala arada buralara göz atıyorsunuz değil mi? Başı boş bırakmaya gelmez:)

İ.


5ml

Posted on

AskDrFirst1-1

5ml eder 1 ölçek.

Sabah-akşam 1 ölçek.

12 saatte 1 ölçek.

38.2 derece yok bekleyelim biraz, 38.5 azcık daha bekleyelim. 38.7, 39.0, 39.2, 39.5555 aaaaaaa

En son ne vermiştik? İbufen. Saaat kaçta? 2 buçuk saat oldu. Hadi ya ne çabuk çıkmış.

İbufen-Calpol-İbufen-Calpol-İbufen-Calpol

Elektronik thermometre 3.elim oldu sanırım. Dıııııtttttt-dıt. O yeşil ışık yanıp sönerken geçerken ki 10 saniyede aklından geçenler.

Gecenin bir yarısı, her bir buçuk saatte bir alarm kurarak uyanmak, bazen alarmı kurmayı unutarak bayılmak sonra çocuğun innemeleriyle, ‘anneee su su su’ demeleriyle kendine gelmek ve elektronik arkadaşıma sarılmak.

Gecenin bir yarısı kendini yalvarırken bulmak.

Bütün bunlar olurken kendini çocuğa antibiyotik verdiği için suçlamak saçma bir şekilde hahahaha

Neyse 6 iğne sonunda ateş kontrol altında, ufaklık kendine geldi.

Çok hasta olduğu her dönemde kendime dediğime dediğim gibi :’Salak İdil bir daha, çok hareketli bu çocuk ay iki dakika durmuyor, öğlen uykusu da yok falan filan gibi söylenirsen fena yaparım seni’ diyorum baygın baygın kanepede yatan çocuğuma bakarak.

Gecenin 4′ünde ateş 39.7′e çıkıp Emre’de üç kere üstüste verdiğim ibufen’i suratıma püskürtüp, katılırcasına ağlayıp, zangır zangır titrerken kendini kaybeden, ‘hadi kalk Acil’e gidiyoruz’ dediğimde bana ‘saçmalama İdil sakin ol kendine gel’ diyen kocayı boğazlamak isteyen de benim evet.

Bütün bunların hepsi bu seferlik bitti. Yani o yüzden böyle arkama bakıp kendimle dalga falan geçiyorum. Yok yok ben rahat falan değilim Emre hasta olunca, hele ateşi çıkınca yüksek yüksek derecelere.

Yok o geçen gün sosyal medyada epeycene dönen türk annesi-alman annesi karşılaştırmalı makaledeki türk annesiyim. Kabul ediyorum ben bir drama queen’im o hasta oluca. Dermansız dert göstermesin hayat bize ama ben sanırım bayağı bir Bayan Endişeli’yim.

Ben böyleyim yapcak bişi yok, neyse ki babalar birazcık daha geniş yoksa iki histerik bir hasta çocuk ile ne yapardık?

Peki sizde böyle endişeli, histerik, arabesk hallere bürünüyor musunuz ufaklığınız hasta olunca?

Yok eğer serinkanlı bir insansanız bana da anlatır mısınız kendinizi nasıl telkin ediyorsunuz?

Öptüm.

İ.