Mırıl Mırıl

Posted on
femme-retro-rockmyblog
İçiniz rengarenktir ama resim yapmaya kabiliyetiniz yoktur, yazı yazmak istersiniz cümleleriniz düşük, imlalar hatalı, yazımda her daim bir bozukluk vardır. Kafanız gezgin gerçek hayatınız demirlidir hayatın limanlarına.

Herşey bazen son derece monoton bazen de son derece ilham verici olabilir. Büyük kahramanlıklar, büyük ‘mevkii’lere ulaşmak için yeterli hırsınız, azminiz yoktur. Ama bu demek değildir ki siz yaratıcılıktan uzak azimsiz bir insansınız.

İnsanlardan bazen köşe bucak kaçarken bazen de en ince ses tonu değişikliğinde ruhunu çözmeye çalışırsınız. Bakarsınız bakarsınız bir cerrah soğukkanlığı ile incelersiniz, illaki de anlam vermeye çalışmayarak.

Tek çocuk olarak kendimi hatırladığım en küçük yaşlardan beri sığındığım eğlenceli oyun parkıydı ‘gözlem yapmak’, annemleri sıkıcı arkadaş toplantılarında peçetelere garson hakkında gözlemlerimi yazardım. Kendimi, bildim bileli çok güzel oyaladım. Hala da fena değilimdir. Nadiren sıkılırım, ha taşra hayatı bana göre değil onu biliyorum, uzun süreli değil en azından. Hayat akmıyor orada, doğa dingin, yavaş, insanların hayatı gibi keza.

İnsanlara gelince konuşan insanları severim, konuşmayanları da incelemek bir süre ilginç ama bir yerden sonra sıkıcı.

Toplu taşıma araçlarına bindiğimde, televizyonu açtığımda, kendi çevremden olmayan birileriyle sohbet ettiğimde, sosyal medyada bazen genelde ait olduğum grupların dışına çıkıp baktığımda vs. bakıyorum ve görüyorum ki ben ayrı bi akvaryumun içinde yaşıyorum, çoğumuzun yaptığı gibi… Kendime ait hava baloncuklarım var, kendi baloncuklarımızda buluştuğum arkadaşlarım var, sınırlı küçük, dar bir alanda yaşıyoruz.

Ev temizliği hala ilgimi çekmiyor, bu konu hakkında sohbet açmakta… Yemek yemeyi ve yapmayı seviyorum, bütün tavuğu kaynatıp sonra didikleyi beşamel soslu bezelyeli tavuk graten yapıp suyundan da çorba kotardım mı kendimi ‘kadın kadın gerçek anne ‘ gibi hissediyorum. Kahramanlık duygularım bu boyutta anlaşılsın diye söyledim.
Hayat an’lardan mevcut benim için, toprağı sağlam bitkiler gibi sarıldığım bir ailem var -ki benim için önemli birşey yere sağlam basmak ama yapraklar ah o yapraklar, güneşe sürekli güneşe aç, rüzgarlarla hışırdayan, yağmurlarla ıslanan… Yeşeren, çiçeklenen, meyve veren, sonra sararıp dökülen…
İçim sıkılınca doğaya bakıyorum, çiçeklerin tomurcuklanması sonra da yavaş yavaş çiçeğin, dalın, yaprağın çıkması, filizlenmesi bunlar bana ümit veriyor, hayatımı kurtarmıyor ama nefesimi genişletiyor.
Güneşli günlerin de pozitif bir etkisi var üzerimde cümle alem gibi, ayçiçekleri gibi, bütün doğa gibi güneşe sevdalı ve hasretim mart ayının bu belirsiz günlerinde.
Bir kış çocuğu olarak kış mevsiminin o ‘içine kapanma’ halini de severim ama kısa sürmeli, misafirlik gibi fazla oturmamalı. Nitekim serde bir ketumluk diğer bir yandan da kabak çekirdeği durumları var.
Kendi kafasını ve içini şişirebilen (kolaylıkla) bünyenin panzehiri insanlar, kahkahalar, sohbetler, keşifler, bazen ilmekler, çoğu zaman kitaplar ve müzikler…
Kimi zaman mesafeli gözüksem de içten sızlayan bir insan sevgisi, körü körüne bir inanç ve saçma bir naiflik herkesi kendim gibi sanma halleri.Sonra burası var işte serbestçe atıp tutabileceğim, tutarlı ya da tutarsızca yazabileceğim, küçük bir insan kitlesinin gözlerine, kalbine dokunabildiğim, geveze geveze cümleler kurabildiğim, kendimi ‘özgür’ hissettiğim.

Özgürlük güzel, tatlı bir ilüzyon çünkü hiçbir zaman tam olarak özgür olamadık, olamayacağız da. Alıyım başımı gideyim o şehir senin bu kıta benim kimseye hesap vermeyeyim tarzı ‘özgür kız’ değilim, hiçte olamadım ama kafamın içinde özgürüm, en azından bu ilüzyon benim için değerli. Aklım, kalbim ve merakım kurursa işte o zaman üzgün hissediyorum ben. Peki napıyorum bunun için? Kendi küçük hayatımın küçük ama dev dev insanlarına dokunuyorum, birşeyler yapıyorum, konuşuyorum, espri yapıyorum, birşeyler veriyorum (paha da ağır değil ama), belki de ‘ilgi’ sahip olduğumuz ve bedava paylaşabileceğimiz en verimli kaynağımız. Paylaşmak anları, kelimeleri, şeyleri, kahkahaları, iç çekişleri en güzeli.
Evet uzun lafın kısası içimdeki kendime ait oda/bahçe/bazen kafes/cennet/cehennem vazgeçilmezim. Napıyım sosyal odaklı bir bencilim ben özünde kova kafa olarak.
Hiçbir yerlere koyamayacağım koku/his/varlık/sevgi oğlum ise benim hayatsal şarjım. Onsuz nasıl olurdu bu konuda hiçbir fikrim yok, olmasın da!!!
Böyle ruh halleri sevgili okuyucular kendi kendine mırıldanma, eve yürüyerek ve düşünerek dönmek için yolumu uzatma, sıcak tutan eşarplara burnumu saklayarak, uzun uzun dalarak geçiştirilmeye çalışılınan bir kış yorgunluğu. Hayır, taş taşımadım, borsada da çalışmıyorum, hayat şartlarım da kötü değil ama küçük bir burjuvanın tatlı iç çekişleri olarak alın. Hahaha.
Öperim kalın sağlıcakla, sizde de var mı bir iç çöküş/çekiş halleri???

i.


5 thoughts on “Mırıl Mırıl

  1. Olmaz olur mu hiç? Kış bitse kendimize geleceğiz ama o da yakınlarda gidecekmiş gibi durmuyor. Bir de yalnız kalabilmek istiyorum, kafamı dinleyebilmek, dinlenebilmek, uyuyabilmek vs.

  2. ben içinde olduğum hayata acayip alıştım, nasıl geri döneceğim bilmiyorum. yalan rüzgarı’nda otelde yaşayan bir jil vardı, hatırlar mısın? anneannem diziyi izlerken, biz can’la hep o kadın gibi otelde yaşamak da iyi aslında diye düşünürdük. bir otelde yaşadığım 4. ayım ve aslında hiç de fena değil. bir bavul eşya, ekmek elden su gölden, temizlik-yemek yapma derdi yok. insan azla yaşamalı aslında, küçük bir oda, az kıyafet ve minimum sahibiyet… 25 gün kaldı idil, dönüyorum ama nasıl dönüyorum belli değil. çok özledim, o ayrı mesele!!!

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *