5ml

Posted on

AskDrFirst1-1

5ml eder 1 ölçek.

Sabah-akşam 1 ölçek.

12 saatte 1 ölçek.

38.2 derece yok bekleyelim biraz, 38.5 azcık daha bekleyelim. 38.7, 39.0, 39.2, 39.5555 aaaaaaa

En son ne vermiştik? İbufen. Saaat kaçta? 2 buçuk saat oldu. Hadi ya ne çabuk çıkmış.

İbufen-Calpol-İbufen-Calpol-İbufen-Calpol

Elektronik thermometre 3.elim oldu sanırım. Dıııııtttttt-dıt. O yeşil ışık yanıp sönerken geçerken ki 10 saniyede aklından geçenler.

Gecenin bir yarısı, her bir buçuk saatte bir alarm kurarak uyanmak, bazen alarmı kurmayı unutarak bayılmak sonra çocuğun innemeleriyle, ‘anneee su su su’ demeleriyle kendine gelmek ve elektronik arkadaşıma sarılmak.

Gecenin bir yarısı kendini yalvarırken bulmak.

Bütün bunlar olurken kendini çocuğa antibiyotik verdiği için suçlamak saçma bir şekilde hahahaha

Neyse 6 iğne sonunda ateş kontrol altında, ufaklık kendine geldi.

Çok hasta olduğu her dönemde kendime dediğime dediğim gibi :’Salak İdil bir daha, çok hareketli bu çocuk ay iki dakika durmuyor, öğlen uykusu da yok falan filan gibi söylenirsen fena yaparım seni’ diyorum baygın baygın kanepede yatan çocuğuma bakarak.

Gecenin 4’ünde ateş 39.7’e çıkıp Emre’de üç kere üstüste verdiğim ibufen’i suratıma püskürtüp, katılırcasına ağlayıp, zangır zangır titrerken kendini kaybeden, ‘hadi kalk Acil’e gidiyoruz’ dediğimde bana ‘saçmalama İdil sakin ol kendine gel’ diyen kocayı boğazlamak isteyen de benim evet.

Bütün bunların hepsi bu seferlik bitti. Yani o yüzden böyle arkama bakıp kendimle dalga falan geçiyorum. Yok yok ben rahat falan değilim Emre hasta olunca, hele ateşi çıkınca yüksek yüksek derecelere.

Yok o geçen gün sosyal medyada epeycene dönen türk annesi-alman annesi karşılaştırmalı makaledeki türk annesiyim. Kabul ediyorum ben bir drama queen’im o hasta oluca. Dermansız dert göstermesin hayat bize ama ben sanırım bayağı bir Bayan Endişeli’yim.

Ben böyleyim yapcak bişi yok, neyse ki babalar birazcık daha geniş yoksa iki histerik bir hasta çocuk ile ne yapardık?

Peki sizde böyle endişeli, histerik, arabesk hallere bürünüyor musunuz ufaklığınız hasta olunca?

Yok eğer serinkanlı bir insansanız bana da anlatır mısınız kendinizi nasıl telkin ediyorsunuz?

Öptüm.

İ.


30 Yaşından Sonra Söylenen Cümleler

Posted on

th

Yaşımla, medeni halimle ve annelik kimliğimle barışık bir insanım. 32 yaşının ikinci yarısında, 7 yıldır evli, 4,5 yıldır da anneyim.

Ama bazen durup düşünüyorum, ya da benden oldukça genç insanların fotoğraflarını görüyorum mesela yurtdışına okumaya gidiyorlar, havaalanında veda fotoğrafları. Ulen diyorum sende bir zamanlar gitmiştin, ilk gidişinde bir kuş gibi özgür hissetmiştin kendini seneler geçtikçe yaz sonu gidişleri zor olmaya başlamıştı. Şimdi olsa var ya hiç kalkıp gidip başka bir ülkede kendimi ispatlamaya çalışmam, nasıl yapmışım o zaman 19 yaşında, o İdil kim şimdiki İdil kim?

Böyle bi sürü şey geliyor aklıma, eskiden sabahlara kadar konuşmayı ne çok severdim, gün doğsun öyle uyuyakalalım falan. Şimdi nerdeeee, saat 02.00’de yattım mı kendimi ‘çılgın’ hissediyorum.

Eskiden dans etmeye bayılırdım, hala da çok seviyorum. Ama bu spor ve eğlence dalını icra etmek için yarattığım imkanlar o kadar kısıtlı ki. Emekli olunca gençlik yıllarımdaki arkadaşlarımla dansedebilmeyi umuyorum bir gün.

Falan filan… Bi sürü nostaljik İdil halleri gelliiip geçiyor gözümün önünden bazen, kendimi tanıyamıyorum:) Ama bu doğal bir süreç, olmamış gibi davranamayız. Kabul edelim eskiye göre çok daha çabuk yoruluyoruz, alkole dayanıklılığımız daha zayıf, gece dışarı çıkılıp dağıtılmışsa ertesi sabah toparlamak çok zor (işte o yüzden o gecelerin sayısı çooook az). Neyse. Dediğim gibi yaşlanınca güneyde yaşayacağız, narenciye bahçelerinde yalın ayak dansedeceğiz, çok içmek için delirmeyeceğiz, dayanıklılığımızı galon galon alkolle ispatlama sidik yarışında olmayacak kadar olgun olacağız (umuyorum) ve tadında bırakacağız. Alkolden değil keyiften gebereceğiz ve ertesi sabah ‘paşa gönlümüz saat kaçta isterse o saatte uyanacağız’. Olacak bunlar işallah, çocuklar elbet büyüyecekler…

O zaman şimdi bir fransız internet sitesindeki makaleden aynen çeviriyorum çünkü çok hoşuma gitti, çünkü çok doğru… Hepsini çevirmedim, bizim kültürümüze daha yakın olanları çevirdim:) İşte 30 yaşından sonra daha sık kullandığımız cümleler yaşımızı ele veren 🙂

1/ Müziğin sesini biraz kısabilir misin?

2/Ya salı gecesi çıkamıcam canım ya sonra ertesi gün çok zor oluyor.. (aynen)

3/ Kamp yerine otele ne dersiniz arkadaşlar? (Ben kamp seviyorum arada)

4/Kira öder gibi kredi öderim, satın almak daha avantajlı, sonunda senin oluyor.

5/ Ya şurda biraz daha fazla saçım vardı di mi benim? (erkekler düşünsün, kel kadın görmedim:) )

6/ Ya liseden hangi yılda mezun olmuştum ben? 2001 di mi? Yoksa 2002 miydi?

7/Evet evet bir önceki işimde 4 yıllık deneyimim var

8/Keyfini çıkar daha 20 yaşındasın!!!

9/Saat 00.00 oldu mu yav? Off…

10/ Ya boşver pahalı ama bir kez geliyoruz şu dünyaya!!

11/ Derin 3330 gr. 52 cm. bebek ve anne gayet iyiler. #mutlubaba

12/Nokia 3310 en azından sağlamdı ve yılan oyunu vardı!!

13/ Cumartesi bi İKEA’ya gideceğim sonra birşeyler içmeye uğrarım

14/ Boynuma birşeyler alayım değil mi? Hava serinlemiş biraz?

15/ Yeni aldığımız çamaşır makinasından çok memnunuz!!

16/ Geçenlerde bir beyaz saç tanesi gördüm kafamda! Kahretsin!!

17/ Ya ama biraz tehlikeli değil mi bu?

18/ Biz geç kalmayalım canım ya malum ufaklığın da banyo saati yaklaşıyor!!!

19/ Ya aptal herif bana ‘teyze’ dedi!! (bu bana ilk İstiklal Caddesinde oldu, ilk seferde şok oldum kendi kendime artık alıştım ama)

Hangi cümleyi daha çok kullanıyorsunuz? Ya da eklemek istediğiniz başka bir 30’luk birey cümlesi?

Kendimizle dalga geçmeyi fazla ciddiye almamayı öğrenmemiz şart yoksa nemrut yaşlılara dönüşebiliriz:)

Makalenin orjinali için : http://www.topito.com/top-phrase-dit-30-ans-ne-lutte-pas-tu-y-passeras-aussi


Oğlan Anasıyım, Ben Biliiirrriiiiiimmmm

Posted on

anaoğul

Ben biliriiiiimmm, onu da bilirim bunu da bilirim, sizden öğrenecek değilim ya ben herşeyi bilirim’li politik söyleme maruz kalan vatandaş olarak bende bilgelik taslamaya karar verdim. Bende bir oğlan anası olarak bildiklerimi sıralayacağım sizlere, daha kariyerimin dördüncü yılının içerisindeyim, öğreneceğim çok şey olacaktır ancak şimdilik…

Onlar nesne, ben ise insan ve biz Emre olmadan önce birbirimizden hiç haberdar değildik, hoş onların hala benden haberdar olduğundan şüpheliyim ancak bir oğlan anası olarak tamir aletlerini biliiiiirrriiiimmmm ben, hepsinin adını teker teker öğrendim. Zevk almıyorum ama insan hep sevdiği şeyleri öğrenmek zorunda değildir değil mi? Geçenlerde cebimde bir hassas su terazisi ile dolaştığımı farkettim parkta geçen bir saatten sonra, e evden çıkarken almışızdır benim için normal sokağa su terazisi ile çıkmak, o benim dünyamın bir parçası, hem yazlıktaki sitenin duvarlarınıda kontrol etmek gerek yamuk mu değil mi? Çantamızda da oyuncak çekiç var, her an tamirat yapabilecek gibi donanımlı olmalıyız!!! Her türlü tamirattan da anlarım : boya, tadilat, pergole bakımı, kapı kilitleri, pimapen takımı, lavabo bakımının detayları vs. yapmaktan değil, eylemin tanımını biliyorum, bilmediğim yerlerde sallıyorum ne nasıl yapılır, anneler de yalan söyler bazen.

İnşaat makineleri? Algıda seçicilik dedikleri psikolojik kuramın doğruluğunu bana ispat eden aletler. Daha önceleri, hayatımda bir erkek çocuğu yokken, burnumun ucuyla bile bakmazdım onlara. Bütün dünyamızı çevreleyen bu yapılan nasıl yapılır? Yapımda hangi aletler kullanılır? Gerçekten hiç umrumda değildi. Ha mantar ha bina! İkisi de hop diye bitiverirdi yerden işte benim için. Artık öyle mi? yolda yürürken bir şantiye varsa mutlaka duruyoruz, ‘ooofff ne kadar derin kazmışlar’, ‘o demirler ne kadar büyük’ ‘abilerin kafasında neden şapka var anne’ gibi ve daha da binlerce muhabbet şantiye girişlerinde. Trafikte iş makinası saymalar ve şöyle diyaloglar, emre: ‘Beton galeşi -bizim lugatta iş makinası demek- nin arkakasındaki yuvarlak şey neden dönüyor? idil: ‘bilmem, hiç düşünmedim’ david : ‘beton kurumasın diye’ idil : ‘mantıklı’. Sonra bir de iş makinası oyuncaklar var tabii, traktör, beton taşıyan galeş, ittiren galeş, düzleştiren galeş vs. vs. büyüdükçe bunların beygir güçleriyle de ilgilenir bu velet şimdi. Yani dostlar bir oğlan anası olarak iş makinelerinin foksiyonlarını da billliiiriiiimmm, hem de çok iyi biliriiimmm!!!!

Tekerlekli binek taşıtlar, motorlu taşıtlar, biliirrriiiiimmm onları da kaçırmam onları da bilirim. Hepsinden minik minik minyatürler ve oyuncak olarak evimin her yerindeler. Tekerleği olan herşey oğlumun ilgisini çekiyorsa otomatik olarak benim de ilgimi çeker. Malumunuz bu yaş grubu birşeyi sevince (ya da sevmeyince) birşeyi yakın çevresinide dahil etmeyi sever bu heyecana, takıntıları vardır, araba merakıysa sonuna kadar, bayıltana kadar 🙂 Neyse daha modelleri öğrenecek kadar takmadı.

Bir erkek çocuğunun hayatında ve evinde boy boy vardır, o yuvarlark rengarenk toplar. Basket topları, futbol topları, deniz topları, tenis topları, ping pong topları…sizleri de kaçırmam sizleri de bilirim!!! Yeri geldiğinde top oynamayı da bilirim, çocuğum büyük erkek çocuklarının hararetli futbol/basket/ping pong maçlarına çok özeniyor aama mantarcık olduğu için, onu oyuna dahil edeni daha bulamadı, o gözlüklü halleriyle umutsuzca bakarken onun mutsuzluğuna dayanamayan anne yüreğim birden aynı ambiyansı yaratmaya çalışan bir futbol/basketbol ve pingpong oyuncusuna dönüşüyor, aynı heyecanı duysun diye kendimden geçip gooolll, passss, vurrrr gibi hayret ifadelerini yükses sesle kullandığım da doğrudur. Herşey onun mutluluğu için, bir gülüşü dünyaya bedel!

Ha birde bitmek bilmeyen lego alemleri, dakikalar boyunca hayali eşyalar, hayvanlar yaratmaları ben çok iyi bilirimmmmmmmm!!!

Oğlan anası olan bir kız olarak bütün bu şeyleri onun saysinde öğrendim. En büyük referans kaynağım diğer erkekler; baba, dede, amca, diğer erkeklerin cevaplarını dinleyip kapıyorum, soru sormuşluğumda vardır zaman zaman. Hayatıma teknik, sportif heyecan, mekanik, soyut düşünce girdi, daha bir sürü şey daha girdi ama bunlar en spesifik olanları…

Gelsin ilerde haftasonları spor aktivitesi çıkışlarını bekleme ruh halleri onları da bileceğim allah kısmet ederse!!!

Bayramın ilk gününde yediğim, içtiğim teyze baklavaları, çikolataları, şekerleme kaplı bademli drajeleri, börekleri, sarmaları, ekşili patlıcan kuruları, orta şekerli kahveler, açık çaylar ve dakikalarca süren bayramlaşma geyiklerinin getirdiği kolonya kokulu mayhoş kafayla yazıyorum, bir daha yazlıkta bayram kutlayan denizde duba olsun!!! Zilyon tane teyze var ziyaret edilip gönlü alınacak. Bu bayram ziyareti şefkati de otuzlu yaşlarımın bana bir armağanıdır, bu da böyle biline!

Hepinize iyi bayramlar bu ne idüğü belirsiz gündemle olabildiği kadar. Sevdiklerinize sarılın, ne varsa onlarda var!

Sağlıcak ve selametle (içinde bulunduğumuz konjonktürün jargonunu kullanmak gerekirse)


Kreş!

Posted on

Evden bir ay uzaklaşmadan önce ben farketmemişim ama bizim salon bir çocuk kreşine dönüşmüş!!!

Yeni farkettim, dönünce. İnsan kendine objektif olamıyormuş. Ama artık gönül rahatlığıyla diyebilirim ki: Bizim salon Emre'nin oyun alanı olmuş.

Herşey kütüphanenin alttan üç gözünün boşaltılmasıyla başladı. Sevimli canavar ayaklanmaya başladığında böyle bir önlem almıştık, ya da şöyle diyelim: 'O gözlerdeki kitap, cd, dvd ve bilumum ıvır zıvırı günde kırk kere itina ile boşaltması ve bizim kırk kere bıkkınlıkla toplamamız sonucu bize fenalık geldi, sorunu kökünden hallettik. Boşalttık' Sonra gel zaman git zaman, o gözler öyle bomboş kalmadı tabii ki, dolduruldular: Tahta bol parçalı trenler, şarkı söyleyen kitap, rengarenk halkalar, 'yaşasın çiflik hayatı'-'hayvanları tanıyalım' kitapları, ninni cd'leri, leri leri leri… Oyuncak sepeti ne hikmetse televizyonun yanındaki yerini sabitleştirdi. Sonra Emre'nin doğumgünüyle beraber bi sürü hediye oyuncak ve bir adet rodeocu zebra salonumuzun daimi misafirleri haline geldiler. Herşey yavaş yavaş oldu, farketmedim bile. Biliyorum bu daha başlangıç, bebek o agucuk gugucuk dönemlerinden çoktan çıktı ve artık o da eşyaları olan bir birey haline geldi. Eşşek kadar mama sandalyesinden bahsetmiyorum bile, o bir sanat objesi gözümde:) İlerki zamanlarda sadece ebeveynlere şirin gelen ve bence diğerlerine kesinlikle birşey ifade etmeyecek ama çocuğun kendine güveni için muuutttlakaaaa salonun duvarlarında sergilenecek 'ilk resimler' gelecek, psikolojik olarak hazırım, kabul ettim: 'bu evde bir çocuk büyümekte'

Neyse salonumuza renk geldi, cıvıl cıvıl oldu. Eskiden sızdığımız kanepelerde Winnie oturuyor şimdi, hemde ellerinizi çırptığınızda 'bal istiyorum' diye sesler çıkararak müzik eşliğinde bir sağa bir sola hareket ediyor. Bazen yerde unuttuğumuz küçük bir plastik geometrik şekil parçası (hani şu doğru deliklere doğru şekli sokma, çocuğun soyut zekasını geliştiren, sebep-sonuç denklemlerini kurmasına yarayanlardan, hoş bizimkisi onları sadece ağzına götürüyor ama neyse..) insanın ayağını feci acıtabiliyor dikkatsizce üzerine basılınca..

Böyle efendim, evimiz gittikçe şirinler köyünü ya da bir çocuk kreşini andırmakta. Ama bana en çok yarayan tarafı (dağınık bir ev insanı olarak) bütün dağınıklığıma kocaman ve gayet geçerli bir bahane oluşturması. E çocuklu ev aşırı toplu olmaz di mi??


Düdüklü tencere

Posted on

Gözümü dünyaya İstanbul'da açtım.

Büyüyüp, gözlerimi koca dünyaya uzak ellerde açtım. Daha önce hiç umrumda olmayan mutfak işleriylede bu sayede tanıştım, hayatta kalmak için kendimi beslemek zorunda olduğumdan..Ama imkanlar kısıtlıydı, minnacık tek göz stüdyolarda 'mutfak' denilen mekan bir lavabocuk, bir elektrikli ocakçık ve tezgahçıktan oluşmaktaydı(Bkz.acıların çocuğu İdilcik). Fırın sahibi olmak bir rüya, düdüklü tencere ise bir ütopyaydı!!! Umrumuzdada değildi zaten düdüklü tencere, o annelerin/ananelerin(benim annem çalışırdı yemek yapmazdı) dünyasına ait bir aletti, biz muhteşem uyanışımızı yaşamakla meşguldük, biz aslandık kaplandık dünyayı keşfediyorduk, ıvır zıvırlada beslenebilirdik, ruhun en baba gıdası müzik, okuduğumuz kitaplar, izlediğimiz filmler ve fransız şarapları idi. (iyiki de öyleydi neyse..)

Ancak, yaşlandım, doğduğum şehre geri döndüm, evlendim durmadım birde hamile kaldım ve hamileliğim boyunca yediğim kızartmaların sonucunla aldığım zilyon kg'dan sonra doktorum bana:'Neden yemeklerini düdüklü tencerede, buhar basıncında pişirmiyorsun, daha az kalorili ve vitaminlerin kaçmasını engelleyen muhteşem bi yöntem' dedi. Bende ona diyemedim: 'Düdüklü tencere anane işidir, düdük öter yemek pişer, düdüklü tencere çıkmışsa ciddi bir yemek pişecektir, misafir gelecektir, hele hele o düdükte yerli yersiz birden ötmeye başlar çılgınca, içimi hoplatırdı her seferinde daldığım derin öğlen uykularından zıplardım, iyi anılarım yok düdüklü ile'. Lakin yinede doktorumun dediğini dinledik ve hemen Eminönü'ne gidip bir düdüklü kaptık, tamam güzel, yemekler hakkaten hep beraberce buharda piştikleri için lezzetli, vitaminliler(bunu gözle görmesemde araştırmalara güveniyorum) ve çok kısa sürede pişiyorlar pratik yani. Ama düdüklünün patlama ihtimali beni hala geriyor ve o buharın boşalma seside ürkütüyor.. Ve itiraf ediyorum ki  ben mutfağımda düdüklü olduğu için kendimi yaşlı ve çizginin öteki tarafına geçmiş gibi hissediyorum!!

Tanıdığı iyi bir psikolojik danışman olan?