19.000 Adım

Posted on

couple,cute,shoes,vintage,wedding-faf301778a075dcebd5d83e82c6415a6_h

Biz bugün David’le 19 Mayıs tatilimizi sorumluluk sahibi ebeveynler olarak veliahtımızın 5.doğumgününü organize etmeye adadık.

Bu uğurda toplam (yaklaşık olarak tabii ki) 19.000 adım attık (tek tek saymadık, akıllı telefon uygulamaları saolsun bi akıllı bi akıllılar)

Bunca adım boyunca neler neler olmadı ki, güne 7.30’da çocuğu okula bırakmakla başlarsan (hem de tatil gününde, ayın annesi ödülümü istiyorum) o gün dinamik bir şekilde akaar gider.

Her neyse ne mi oldu o adımlar boyunca? Önce Eminönü’nde güzel bir kahvaltı (aç ayı ne yapmaz?) , sonra benim bayıla bayıla David’in ise oflaya puflaya (atalarımızın erkek olanları savaşçı kadın olanları ise toplayıcıydı değil mi? Ha şunu bilelim de..) gezdiği birbirinden alengirli dolambaçlı sokaklara girdik. Başta tabii ki fikir ayrılığına düştük, ne gerek var buna? -sen anlamazssın! -yok, canııımmm vs vs gibi klasik evli çift vırvırlanmalarından sonra orta yolu ve en tatlı doğumgünü/diş buğdayı/ kına/ adım bıdı bıdısı gibi lokal adetlerin organizasyonları için malzeme tahsis eden, içimize sinen bir dükkan bulduk.

Biz kesinlikle ‘temalı’ ‘konseptli’ bir şeyler düşünmeyen tipler olarak ‘Frozen’ temalı doğumgünü partilerine asortik karton bardak/tabak/balon/ıvır zıvırı arayan umutsuz kız annelerinin hali içimizi biraz burkmadı değil :)- Hepimiz prenses Elsa’yız hatta bazen Anna’yız ama bence en sevimli karakter Olaf:)-

Neyyyysee geçen gece harıl harıl yapılışını öğrendiğim, artık yurdumda da pek moda olan ‘pinada/pinyada’danın hazır yapılmışını bulunca (hem de sopasıyla beraber 20 tl) hemen sattım yaratıcı anne triplerimi hemen hazıra kondum, hiç acımam:)

Neyse pinyada’yı almak iyi hoşta içini de doldurmak gerek! Incık pıncık, kız ve erkek çocuklarının ilgisini çekebilecek ne varsa doldurdum. Tam benlik bir iş:)

Neyse kuzu kuzu ebeveynlik ödevlerimizi yerine getirdikten sonra dedik madem kırk yılda bir başbaşa vaktimiz var o zaman eski nahoş günlerimizdeki gibi etkinlikler yapalım: Mesela tavla oynamak gibi!!!!

Filibe Köftecisi’ne gitmek oradan da tatlıyı Hafız Musafa’nın Sirkeci manzaralı dükkanında yemek gibi…

Tatlı bir rüzgar vardı bugün şehirde, vapur sesleri yine uzaktan huzur veriyordu, semtteki eski binalar geçmişe bağımızı hatırlatırken, civcivli kalabalık yavaştan artmaktaydı.

Her seferinde olduğu gibi yine hayran hayran dolaşan turistlere bakıp ‘Hıh ben burda yaşıyorum’ gibi anlamsız gururlanmalara girdim (sana da oluyor mu? itiraf et bak burda biz bizeyiz:) ).

Herşey çok güzeldi

Ve ben yeniden şunu daha iyi anladım ki ebeveynlik bir çiftin başına gelebilcek en güzel duygu iken arada ebeveynlikten çıkıp felekten bir gün çalabilmekte muhteşem bir duygu.Eskiden hani o gennniişşş zamanlarında ilişkinin olduğu gibi.

Ebeveynlik uzun vadede didişme getiriyor, bir yüzgöz olma hali, bir laçkalık. Ama aynı zamanda muhteşem bir ekip ruhu ve incir çekirdeğini doldurmayacak tartışmalar dışında muhteşem bir güven hissi. Ve ebevyn olup kaçamak yapınca yeniden bakıyorsun bir zamanlar karşında otururken daha genç, toy olan adama. Evet zaman bizi olgunlaştırdı, bazen hırpaladı, sorguya çekti, güldürdü, çalışmadığımız yerden sordu ama yine de işte orda bir yerlerde, bir espride, bir gözlemde, bir hassasiyette, bir dikkatsizlikte o ‘tanıdık’ hissi yakalamak benim için hayatta önemli. Kökler sağlam olmalı. Hayat kötü günler göstermesin, tükürdüğümü yalatmasın ama sanırım koca beş yıllık ebeveynlik kariyerimizin sonunda bir nevi oturttuk bu işi, içimize sindiği gibi, eksik ve yanlışlarıyla bence  eğlenceli birer anne ve babayız nev-i şahıslarına münhasır.

Cuma günü Emre’nin beşinci doğumgünü. Alışılageldiği gibi bir doğumgünü yazısı yazacağım ona, kelimeler, cümleler dönüp duruyor aklımda…

Doğumgünü partisi bahane bugün şahaneydi.

P.S: Marmara Forum’daki bütün çocuk kıyafeti satan mağazaları tek tek dolaşıp oğlumun yıl sonu piyesindeki ‘geyik’ (hayvan olan) rolü için kahverengi tayt ve tişört arayıp sonunda açık kahve bir tişörtle, kahverengi bir binici dar pantalonu alma hüsranımı anlatmıyorum zira yıl sonunda çocuklardan kahverengi kıyafet istemeyin sevgili anaokulu öğretmenleri, kahverengi çocuk rengi değilmiş çoğu mağazadan aldığım cevap bu:) Hem bi sürü renk var di mi?

Öptüm hepinizi.

Sorumluluklarının bilincinde olan anne idilet.


Ketum

Posted on

images

-Günün nasıl geçti oğlum?

-Söylemem, dilimi kaybettim.

-Bugün naptınız okulda Emre?

-Sır, söylemem.

-Annecim. okulda neler yaptınız?

-Çok soru soruyorsun anne, kafam patlıcak!

Bu ve bunun gibi monologlar yaşıyoruz Emre ile, bazen yaptığı işten kafasını kaldırıp cevap vermediği bile oluyor.

Biz kadınlar hep yakınırız erkeklerin ketumluğundan değil mi? Yani tamam biz kadınlar kadar kendilerini sözel olarak ifade etmeye bayılmasalar da… yine birazcık konuşabilmek isteriz…

Geçen haftasonu ilk defa 20 (yaklaşık) çocuk ve onların çoğunlukla tanımadığım ebeveynleriyle birlikte bir doğumgünü partisine katıldım. Sıkıntıdan patlamamak için animatörlerin çocukları çoşturan çılgın müziklerine işaret parmağımla eşlik ederken limonata bardağımla tıp tıp tıp bir sürü ‘sosyolojik’ gözlemler yaptım. (üniversitede okuduğum bölüm sıkıntı anlarımda işime yarıyor hahaha)

Öncelikle belirteyim şu kadın ve erkeklerin fıtratları hikayeleri benim canımı sıkar, hayatı bu şekilde yorumlamak çok dar bir bakış açısı ancaaaaaaakkkkk şöyle birşey farkettim : Kız çocukları ve erkek çocukları harbiden de farklı.

Kız çocukları herşeyi anlatıyorlar annelerine (kendi yaş grumuzdan bahsediyorum 4-5 arası), yani tamam her kız çocuğu değil ama Emre’nin sınıfındaki kızların annelerinden bir tanesi benim oğlumla başka bir kızın arasındaki minik çaplı kavgadan haberdardı, çünkü kendi kızı bahsetmişti ona bundan 🙂

Ya dedim bu oğlanlar taaaaaa başından beri ketumlar demek ki, hiçbirşey anlatmıyor anacım, çok arada gece yatmadan önce ki beş on dk.lık hikaye, azıcık günü yorumlama seanslarımızda yorgunluk ve uyku sersemliğiyle kaçırıyor birkaç birşey onun dışında ağzından laf alabilene aşkolsun.

Bu oğlan çocukları konuşarak atamadıkları bu enerjiyi lego’larla dertleşerek falan atıyorlar sanırım, duygularını süperkahramanların güçlü duruşlarında sıkı sıkı saklıyorlar sanırım onlarla özdeşerek:)

Bu kadar enerjik ve sürekli hareket halinde olmalarının sebebi duygusal ketumlukları mı aceba? Kızlar öyle mi bıcır bıcır anlatıyorlar da anlatıyorlar, şarkılar türküler, oyunlar evcilikler, bin türlü cimcimelikler. (tamam kesin çok ketum kız çocukları da eminim vardır)

Sizde durumlar nasıl burayı okuyan erkek anaları? Sizinkiler de muhabbet kuşu mu yoksa benimkisi gibi devekuşu mu, kafasını kuma gömenlerden?

Neyse minnoş oğlumu, bu iç dünyasını ‘özenle’ annesinin meraklı gözlerine ve kulaklarına kapatan oğlumu tatlı yanaklarından öpüyorum ve kendisine selamlarımı sunuyorum çünkü dün öğretmeniyle konuştum ve okulla ilgili herşeyi öğrendim hihihihihihi 🙂

P.S: Burayı okuyan küçük ama sağlam bir kitle var, mailleriniz, yorumlarınız inanılmaz motive edici. Hepinize ayrı birer teşekkür ve binlerce öpücük, söz daha sık yazmaya çalışacağım:)

i.


İlk Anaokulu Yılı

Posted on

 

elmerpsEmre

Öncelikle şunu söyleyeyim, seninle gurur duyuyorum.

Hayır bunun için özel birşey yapmadın, en güzel resmi sen çizmedin, yıl sonu gösterisinde bütün şarkıları ezbere bilip söyleyen çocukta sen değildin hayır. O göz önünde olmayı seven, her soruya cevap veren çocukta sen değilsin ıı-ıh.

Fransızcayı hala inatla konuşmuyorsun, birkaç küçük cümle ve kelimeler haricinde. Anlasanda konuşmuyorsun.

Sen bir pasif direnişçisin ben bunu anladım bu sene. Tepinen inatçılardan değilsin, içten içe inatçısın.

Ben bu sene veli olmak ne demek duygusunu hafiften hissettim, seni başka birşekilde tanımaya başladım.

Anaokulu da olsa, sınıf ortamında nasılsın, öğrendiklerin neler, ortaya koydukların neler bunlar hakkında ufacık bir fikir sahibi oldum.

Bir çocuğun evde farklı sınıf ortamında farklı olabileceğini inceden farkettim.

Endişeli bir kişilik olarak başta biraz korktum bu fransızcaya olan inadın yüzünden ama sonra başardığın şeylere odaklandım, alfabenin harflerine karşı bir ilgin var mesela, kitap okumaktan keyif alan bir yetişkin olmanı o kadar ümit ediyorum ki:)

Sonra şarkı türkü senin olayın değil, atılgan bir tip değilsin belli sınıf ortamında ama sessizce arkada dinleyensin, kendinden tam emin olmadan ön plana koymuyorsun kendini. Biraz hayalkeşmişssin, bi cevabın olmayınca havalara bakıp duymuyormuş gibi yapıyormuşssun. Maymun seni:)

Okulda sayı saymayıp evde saysanda, evde resime dair hiçbirşey yapmayıp karalamalarla bana karalar bağlatsanda okuldan gelen çalışmalarda beni-david’i ve kendini çöp/patates adamlarla çizmeni seviyorum. Öğretmenine itaat ederken bana etmemene de eyvallah.

Kreşe giderken akşamüstü seni almaya bayılıyordum ya, bu sene sabahın köründe seni o yokuşu sürükleye sürükleye çıkartmamıza rağmen bu ilk anaokul senesini kazasız belasız atlatmamıza da sevindim. Sabah seni sınıfına bırakıp, minik öpücüğünü alıp kendi okuluma koşmayı da sevdim. Bir tek şu kahvaltı işi beni biraz zorluyor açıkçası. Onun dışında keyifler gıcır.

İsminin harflerini parktaki bankların üzerindeki ‘Bahçelievler Belediyesi’ yazısında tanımaya başlayıp beni dumur ettiğin günden beri bende daha da dank etti senin inanılmaz bir hızla büyüdüğün.

Kulağına birşey söyleyeyim mi? Gel gel yaklaş!! : ‘Seni çok seviyorum!!! ‘

Minik adamım sen ne ara büyüdün sahiden?

Annen

P.S: Dön blogunun arşivini oku diyenleriniz olursa, evet sanırım arada sırada yapmalıyım zira insan unutuyor:)


Hastalık Mastalık

Posted on

imagesH1FPD28W

‘Bay Mikrop, Bay Mikrop beni hasta edeeee-meee-zzssin, ellerimi de yıkarım, dişlerrimi de fırçalarım, saçımı da tararım, beni hasta edemeezsssiin’ Bir türk çocuk şarkısı.

Emre’nin ilk öğrendiği şarkılardan biri, hani şu oyuncaklarını paylaşmayı, toplum kurallarına uymayı ve sosyalleşmeyi öğrenirken mikropları da paylaştığı sevgili eğitim ve öğretim yuvasında…

İşte ben onun ardı arkası kesilmez öksürük nöbetlerinde bu şarkıyı söylüyorum içimden hani böyle deliren kadınlar vardır ya kollarını kavuştururlar hani, saçları başları dağılmıştır, bir öne bir arkaya sallanıp, boş boş bir noktaya bakarken monoton bir melodi söylerler, ha işte öyle kadınlar gibiyim ama içimden, kesinlikle dışımdan deeğğiiilll!!!

Oysa ki hastalık fikrine karşı tutumumu değiştirmeye binlerce kere karar vermişken, hissediyorum ki Emre hasta olunca içimdeki o önlenemez turkish mama yerinden hortluyor, bilinçaltımıza yerleşmiş, öyle yetiştirilmişiz işte!!!

Çocuklarımız hasta olunca dünyanın sonu gelmiş gibi oluyor, sinirlerimiz bozuluyor, duygusala bağlıyoruz, en yakın -anne- kız arkadaşımızla whatzup’tan saydırıp sövüyoruz mikroplara, salgınlara, kış mevsimine sonra çevremizde duyduğumuz hasta çocuk informationlarını da birbirimize sunduktan sonra rahatlamış bir biçimde kasvetimize geri dönüyoruz. Rahatlıyoruz, biz böyleyiz.

Emre okula başladığından beri biliyordum daha sık hasta olacağını, geçen sene ağır geçti, bu sene de fena değil. Sorunsalımız üst solunum yolları bizim çoğu çocukta olduğu gibi…

Dünyanın en berbat ikinci şeyi o burun aspiratörü (birincisi benim için kesinlikle otomatik süt pompası, rakipsiz!). Burnunu temizletmez, şurubunu içmez, öksürüğü hiç kesilmez bir süre sonra benim beynimde müküs kıvamına gelir, ‘antibiyotik’, ‘ama bu çocuğun bademcikleri çok büyük’ , ‘alerjik bir yapısı mı var?’, ‘bronşite çevirmiş’ , ‘ventolin’ kelimeleri böyle dans eder durur kafamda aynı çocuk doktorunun telaffuzu ile.

Tatil bitip okula başlayınca resmen gün sayıyorum, ağzının içine bakıyorum ne zaman öksürmeye başlayacak diye. Ben bir ruh hastasıyım evet kabul. Hasta hasta çocuğunun okula gönderen annelere hiç acımadan bende ateşi yoksa ve halsiz değilse ve boğulurcasına öksürmüyorsa  okula gönderiyorum. Bu diyarda kurallar böyle, no pitty!

Of sevgili blog ve sevgili blog okurları çok dertliyim çok.

İtiraf ediyorum takvimde her geçen günü çiziyorum, kış mevsiminin sonunu iple çekiyorum. Şifasız hastalıklar bizden uzak dursun ama bu arada üst solunum yolları hastalıklarıda biraz yavaş gelsin istiyorum.

Çok mu şey istiyorum?


Çocuk Terörü

Posted on

cocuk terörü

Törör kelimesini kullandıysam aklınıza silahlar, bombalar, molotof kokteylleri falan gelmesin. Çocuklarımız bunlardan daha da etkili bir silahla saldırıyorlar bizlere bazen: ‘Gözyaşları, vızıldamalar, çığlıklar, tepinmeler’ vs… Bir nevi soft power, fiziki değil, ruhani zararlar vermek için, kalıcı hasarlar değil nokta vuruşları…Böyle ince ince, kıyım kıyım…

Hayat, Ravel’in Bolero isimli eserindeki gibi tatlı bir melodiyle açılır, ama arkada ver gazı ver gazı bir vurmalı çalgı hep bir strese sokar adamı. Tatlı tatlı dinlersin, enstrumanlar değişir ama o da tatatatatatataatatata her daim arkada. (beni en sıkıntılara sokan melodilerdendir, pek bayılmam) Sonra çaktırmadan ritm hızlanır, yaaavaaş yavaşşş, bir enstrumandan çok enstrumana çıkar, en sonundada delirir biter.

İşte benim için bir hayat metaforu, tatlı tatlı başlarız işte ömrümüze anne memesi, ilk sütten kesilme, sonra yürüme, konuşma, sosyalleşme, eşyalarını paylaşma gerçeği hayal kırıklığı, okul, öğretmenin kuralları, ödevler,karneler, orta okul sınavları (for my generation ), sözlüler, sınavlar ,yabancı diller, kalp kırıklıkları, üniversiteye giriş, çıkmakta zorlanış, stajda sömürülüş, iş bulamama çabaları, bulduğun işte varoluşsal sıkıntılar, evlenme, falan derken (melodi bayağı hızlandı) çocuk!!!

İşte bu noktada herşey sil baştan. Ancaaakkk, siz çizginin öteki tarafında bu sefer. (aynı Bolero’daki gibi ana tema melodi aynı ama ritm ve enstrumanlar farklı) O kendi hayatınızın en başından itibaren ki kayıtsızlıktan eser yok, top sizde kardeşim. Haydi bakalım uğraş dünyaya getirdiğin insan evladıyla.

İşte Bolero’nun tam da o çoğul enstrumanlara geçtiği yerdeyiz, zirve yapmak üzereyiz, o buğulu sihirli flüt sesinden çok uzaklardayız…

Bir kasım sabahı Beyoğlu ilçe sınırlarındayız, sabah saat sabah 07.10. Sokakta çöp arabaları, sokak köpekleri fink atıyor. Mekanımız bir büfe, büfenin içinde bir üç buçukluk (oğlum olur kendileri) ve 2 yetişkin ve de sabah krizimiz!!!!!!

‘İce tea isteriiiiimmmmm’ diye değiştirin şimdi o arkadaki vurmalı çalgı sesini ve sürekli tekrar ettiğini düşünün (şiddetini arttırarak) sonra da devreye ellerini yumruk yapıp sıkmış bağırmaktan kızarmış bir çocuk hayal edin (deminkisiyle aynı) ve onu donuk gözlerle bakan bir anne (bu da ben). ‘Allahım şimdi yaygara kopacak’ diye önsezileri güçlü büfeci amca ve onun televizyonu açıp (çocuğun dikkatini dağıtacak ya) şirinlik yapma çabaları ve 3 yaş krizlerinden birini yaşamakta olan çocuğun dayanılmaz feryatları, bitmek bilmeyen kaprisleri sonucunda annenin el frenini çekmesi ve içten bir ‘yeter’ demesi ile son bulan iç çeke çeke, burun çeke çeke biten bir sabah bolerosu izlediniz.

Aslında ne yalan söyleyeyim sabah altıda çalar saatim tarafından uyandırılınca, uykumu alamadığım için aynı davranışlarda bulunasım bazen benim de gelmiyor değil ama işte ah o süper ego ah tek engelim sensin kendimi yerlere atıp tepinmemek için hoşuma gitmeyen şeyler başıma geldiğinde.

Bazen bu krizler karşısında bende sinirler boşalıyor, hele hele bir de bütün bunlardan sonra hiçbir şey olmamış gibi sınıfına girip bir de size öpücük konduruyorsa bütün bu anlattıklarımdan yedi dk. sonra kendinizi o sınıfın kapısında dut gibi buluveriyorsunuz. ‘Peki şimdi ben n’olcam?’ Sabahın köründe sinirleriniz bozulmuş şekilde beş dk bir süreçte işte Ravel’in bolerosunu aklınızdan çala çala Beyoğlu’nun yokuşlarından çıkarsınız… Demin gerdiğiniz kasların gevşeme anı, histerik bir şekilde gülüp hemen ardından ağlama isteği (güçlü görünmek içten yiyor bizi cancağızım) ve onunüzde koskocaman yepyeni birgün, saat 08.00.

Sevgili Emre, senin burayı okuyacağın günlere çok var ama birşey itiraf etmek isterim ki, sen delirirken nadiren de olsa sakin ve donuk ve hatta ‘coool’ diye tabir edebileceğimiz bir davranış sergileyen kadın var ya, hani annen, hani ben. İşte o kadın o anlarda hiçte o kadar sakin değil aslında. Bil istedim.

Seni her türlü zıplayan ruh hallerine rağmen çok seven annen…Büyüyeceksin, büyüyeceğiz, hem bak sonra anneciğinin menapoz dönemi var, kendisinin sana gösterdiği hassasiyetin aynısını o da senden bekliyor olacak:)

Bahsi geçen Ravel’in Bolero‘su eşliğinde okuyun, Anlayacaksınız ve bu konu üzerine düşüneceksiniz 🙂


Olalala!!!

Posted on

RECREATION

Sabah erken kalkıp iş başı yapanlardanım. Fizyolojik olarak saat 6’da uyansamda kafamın uyanması rahat bi 7.30’u buluyor.

İşte bu gün o ‘ruh uyanması’ nı yaşadığım dakikalarda kendimi Emre’nin okulunun bahçesinde buldum. Bi on dakika falan kaldım orda, sabah sabah birden buz gibi suyla yüzümü yıkamışım etkisi yaptı. Çocukların çarpıcı bir enerjisi ve kontrol edilmez hareket kabiliyetleri var, sabahın kör saatinde bile…

Çığlık çığlığa koşturan mı istersin, merdivenlerden birbirini iterek atlamaca oynayan erkek çocuklarımı istersin ne istersen var. Ama bazı çocuklar var ki bence cidden kötü kalpliler ve diğer arkadaşlarına saçma şakalar yapmaktan sadist bir zevk alıyorlar. Çocuklar kendi aralarında acımasız olabiliyorlar hemde birde aralarında baskın karakterli, lider ruhlu bir elebaşları varsa… Continue reading »


Sabah Maratonu

Posted on

058_le_matinSevgili günlük

Saat 20.02 itibari ile şu satırları yazarken minik canavarımız mışııl mışşıııl uyumakta.

Rüya gibi değil mi?

Ama aslında rüya gibi görünen şeylerin arka planında çoğu zaman rüya gibi olmayan şeyler olduğuna inanlardanım 🙂

Yani şöyle anlatayım, sabah 6’da çektiğimiz çileyi akşam 20.00’de yatağa giden çocukla ödüllendiriyor doğa bizi 🙂

Sabahları şöööyle püfür püfür esen rüzgar eşliğinde lavanta kokulu bembeyaz nevresimli prenses yatağı tarzı tüllü kocaman bir yatakta yavaş yavaş karşılamak sanırım kurduğum en uzun süreli hayallerden biri. Ha ufak bir detay, o püfür püfür rüzgarın girdiği pencerenin önünde tabii ki beyaz kumlu küçük bir plaj ve hemen yakınında turkuaz mavisi sular var. Hayal işte. Bunu gerçekten çok istiyorum.

Bu kadar uçuk kaçık olmasada, kendi emektar yatağımda ‘yavaş yavaş’ uyanmak ve bu uyanış esnasında yelkovanla akrebin sabahın 5.50’sini göstermemesi de bana uyar aslında. Continue reading »


Büyük Siyah Kapı

Posted on

ecole

Beklediğim yer büyük siyah bir kapının önü bu sefer. Heyecanım baki.

Dakikalar geçtikçe çoğalıyoruz büyük siyah kapının önündeki duvar dibinde. Heyecanımız baki.

Veliler olarak birbirimizi kesiyoruz, e beklerken yapacak çok işimiz yok tabii. Yüreklerimiz hafiften pır pır. Acaba nasıl geçti? Diye soruyoruz kendi kendimize.

Ben çok korkmuyorum, Ayrık Dişin arıza çıkarmayacağına güveniyorum, kolay adapte olabilen bir çocuk.

Bu sefer onunla olan buluşmama Beyoğlu’nun daracacık arka sokaklarından dolanarak gidiyorum, hava ne soğuk ne de çok sıcak. Yürürken düşünüyorum, benim 11 yaşında tanıştığım bu semtle kendisi 3 bucuk yaşında haşır neşir olmaya başladı, aslında buraya ilk gelişi 5-6 günlükken olmuştu ilk konsolosluğa kaydettirilmek için. Beyoğlu macerası erken başladı:)

Anlayacağınız gibi Emre anaokuluna başladı, geçen sene yuvaya gitmesinin yararını çok gördük, ilk defa gelenler hüngür şakır ağlarken bizimkisi oyuncakları inceliyordu, ayrılmakta bi sorun yaşamadı.

Onların boylarına göre olan cüce tuvaletlerine ve lavabolarına bayıldı.

İlk öğretmeninin adı Gizem’di, ikincisinin ki Emmanuelle.

İlkiyle konuşmayı söktü, ikincisiyle fransızca cümle kurması en büyük temennimiz.

İlk günü dün atlattık. Bugün de ikinci günü. Darısı diğer günlerin başına…