Free As A Bird

Posted on

stock-vector-female-silhouette-and-birds-89347672

Yaşadığımız dünyada özgür olabildiğimiz tek yer kafamızın içi bence, o da kendi kontrolümüzün el verdiği kadar.

Tamamen özgür olamasak ve olamayacak olsakta, kendimizi öyleymiş gibi hissettiğimiz zaman dilimine tatil ismini veriyorum ben.

Uzun aradan  sonra ‘heyecanla’ beklenen bu yazımda tabii ki geçirdiğim çılgın tatilden bahsetmek istiyorum ama nasıl yapacağımı bilemiyorum.

Bahsetmek istiyorum çünkü unutmak istemiyorum izlenimlerimi, bazı detayları, zaman herşeyin şiirselliğini alıp götürüyor elimize hatıra tortuları kalıyor, bu yüzden kayıt altına almak mühim:)

İnstagram’dan takip edenlerin bildiği gibi uzun bir araba yolculuğuna çıktık bu yaz. David’in iki yıldır çok istediği ve benimde sürekli ayak sürüdüğüm bir plandı. Bu sene endişelenmeyi bırakıp olayları sevgili kocama pasladım ve kendimi maceranın akışına bıraktım. Bunu daha çok yapmalıyım belki:)

Korkularımın çoğu fos çıktı ya da şansımız yaver gitti işler yolunda gitti, çocuk hastalanmadı, Avrupa otobanları sandığımdan donanımlı (Arnavutlukta ve Karadağ’da otobana rastlamadık ama neyse), yiyecek içecek bulduk, yerel polislerle sorun yaşamadık, sınırlardan sıkıntısız geçtik, Yunanistan-İtalya arasındaki gemi kaza yapmadı, araba kaza yapmadı, teknik problem çıkmadı, cinnet geçirip Makedonya’nın bir köyünde ‘indir beni burda yürüyerek gitcem’ dedirtecek bir kavga da yaşamadık, Emre’de idare etti (aynı iki CD’yi beşbin kere döndüre döndüre dinlememizin sonunda cinnetin ucundan döndük ama geçti).Efendime söyleyeyim kaldığımız yerlerde güzeldi, kamp hayatının da üstesinden geldik. Olayı akışına bırakınca, kontrolü başka birinin eline bırakarakta yaşanabiliyormuş.

Geçtiğimiz ülkeler hakkında söylecek çok söz var ama ben kısa izlenimleri paylaşmaya karar verdim, kısa keseceğim. Küçük çocukla araba ile Avrupa turunun detaylarını bir gün motivasyon bulursam yazarım.

Öncelikle pirim, bu almanlar kamp olayının kralı. Bunu öncelikle söyleyeyim, milli sporları sanki, acayip organizeler. İkinci olarak Avrupa kamp tarzı tatile bayılıyor, karavanlar ileri teknoloji.

Kamp hayatı hakkında da ayrı bi gün yazacağım söz.

Yol alırken aslında çok organize olmak gerekiyor ama hayatın tatlı şakalarına da hazır olmak ve adapte olabilmekte sinirlerin bozulmaması için çok önemli sanırım. Yolculuğun ana hatlarını planlayıp gerisini yuvardakine havale etmek en iyisi.

Kalabalık bir aile olarak arabanın içi de çok kalabalıktı, zırt pırt bir yerde kaldığımız için o paketler, torbalar, bavullar indirildi, bindirildi, dağıtıldı, toplandı…Sanırım bu yolculukta en sevmediğim nokta buydu…

Gittiğimiz her şehirde fırtınaya yakalandık, camping esnasında fırtına neyse ki gündüz patladı olayı sadece bir dinozor parkında mahsur kalarak atlattık. (Emre için tatilin bir numaralı anısı). Alp Dağları’na çıktık üzerimizde şortlar, arkadaşımızdan aldığımız kesinlikle bedenimiz olmayan eşyalarla, baktık olmayacak ağustos ayında tanzilattan çocuğa bir kaban ve düzgün ayakkabılar aldık. Kışın kayak yapılan dağlarda bir gün geçirmek çok güzel bir deneyimdi, 2700 metreye kadar çıkıp karlara dokunduk.

Marsilya’da felekten bir gün ve bir gece çaldık, güneşi batırmaya deniz kenarına pikniğe gittik eski bir üniversite arkadaşımla… Alpler’den Hırvatistan’a sabaha karşı 3’te yola çıktık, gecenin bir köründe in cin top oynarken dağ köylerinden geçtik, ceylan gördük, Milano otobanında güneşi doğurduk, 300 km’den fazla düz gittik, şöför uyuyakalmasın diye yapmadığım şebeklik kalmadı, otoban kenarı expresso’larına bayıldık, hangi ülkenin w.c’leri daha temiz gibi konularda expert olduk.

Montenegro’da Kotor diye bir şehirciğe gittik, gecenin onunda ordaydık ve otel rezervasyonumuz yoktu çünkü David’in okuduğu bütün sitelerde insanlarının odalarını kiraladığını söylüyordu, neyimize güveniyorsak dört yaşında çocukla biz de böyle yapmaya karar verdik, önümüze atlayan ilk montenegrolu yaşlı çifte güvenip, evlerine gittik. İngilizce bilmemelerine rağmen çok sıcak kanlılardı, bir gün oralara gitmek isteyen olursa bilgilerini veririm. Kotor’un meşhur kalesine çıktık dağın tepesine. En tepeye çıkıp aşağıya baktımda anladım işin boyutunu, Emre ‘icetea isteriiimmmm’ kaprisi dışında uyumluydu. Sonra hayatımda ilk defa bir fiyord’da yüzdüm, çok güzeldi. Enteresan yerlerde yüzmeyi seviyorum. Bu arada fiyord kelimesini bende bu yolculuk sırasında öğrendim, merak edenler tık tık arasın bulsun:)

Burada da fırtına bizi sabaha karşı beşte yakaladı, anam dağlarla yaplı bir yerde şimşek çakınca epeycene yankı yapıyor, ardından gelen dolu ve rüzgar ve gürültüler ne yalan söyleyeyim beni bir an ürküttü, iki gün önceki camping+fırtına deneyimimden hemen tatilini bir çadırın altında geçirenlerle empati kurdum. Çadır madır kalmamıştır o fırtınada ya neeeyyssseee..

Ertesi gün Montenegro’nun bambaşka peyzajlarıyla ( kalabalık plajlar, çalıntı arabalar, sahil kentlerindeki çirkin yapılaşma, yol kenarındaki sahipsiz araba plakaları ama muhteşem gözüken deniz manazaraları eşliğinde Arnavutluğa girdik ve tek parça çıkıp, yol üzerinde bi yerde yemek bile yedik ardından Makedonya’da biraz dolaşıp tonton bir makedon polisinin yanağından bir makas aldıktan sonra (mecaziiiii tabii ki) Yunanistan’a vardık.

Arabamızın hengamesinden hiçbir sınır polisi aramaya tenezzül etmedi.

Yollar uzun, bazen sıkıcı olsa da Balkanlar’ın otobansız yollarında dolaşmak birbirinden güzel manzaraları izlememe olanak verdi. Özellikle Dobrovnik riviera’sı denilen bölge çok güzeldi, bi ara Bosna Hersek’in bi bölgesinden de geçtik sonra yeniden Hırvatistan’a geri döndük. Sanırım küçük bir kıyı bölgesi vermişler Bosna’ya. İşte bu tür bilmediğim küçük şeyleri öğrendim yolculuk esnasında.

İnsan dolaştıkça ve gözleriyle gördükçe daha çok merak ediyor dünyayı, diğer kültürleri, başka dilleri, o dillerin insanlarını, ülkelerin tarihlerini, coğrafyalarını vs. vs.

Sonu gözükmeyen bu yazıya bir son veriyorum, bıraksam kendimi anlatırda anlatırım.

Yeni Türkiye’nin yeni sıfatını anlamaya çalışıyorum, kendimi eski hissediyorum, televizyonu açmıyorum ve bütün bunların enerjimi düşürmemesine çabalıyorum. Cidden.

Ha bir de yolculuğun sonunda anladığım şuydu : ‘Ben bir wifi internet bağlantısı bağımlısıymışım’. İnternetsiz zor be abi valla.

Eğer bu satıra kadar gelebildiyseniz sabrınızdan ötürü sizi tebrik ediyorum ve daha sık görüşebilme dileklerimi iletiyorum

Dünya bizim evimiz.

İ.


Dalyan

Posted on

Summe

Aslında anlatılacak çok şey var ama vakit yok… Ufaklığın öğlen uykusundan istifade ederek yazalım bakalım birkaç satır…

Bodrum’daki miskin-dingin ama ebeveyn olarak yine de dinamik hayatımıza daha da dinamizm katmak için geçen hafta düştük yollara…Kanımız kurtlu ya olacak öyle, söylenmemek lazım sonra ‘ay öldüm bittim, çocukla da tatil tatil değil’ diye. Emre ile tatil daha yorucu evet, dadısız yaşam zahmetli ama olsun, maksadımız ona bi sürü şey tattırmak, çocuklu aileler tatil köylerinden çıkmaz tezini boş çıkarmak :)-

İlk durağımız Dalyan (Köyceğiz) oldu. Bu şirin beldeyi de aklımıza sokan site plajımızın dillere destan Moskovalı gurbetçi abimize teşekkürü borç biliriz. Dalyan ismini mutlaka duymuşsunuzdur, hala keşfetmeyenleriniz varsa şiddetle tavsiye ederim. Ama bir şartla Köyceğiz gölü ile Akdeniz’i birbirine bağlayan bu su birikintisinde yüzmeyi göze alacaksınız, biraz nehir gibi su tatlı ve hafif tuzlu, bulanık ama sıcak.

Gördüğüm en enteresan bu doğal alanı keşfetmek için bir günlük tekne gezintisi şart; bu tekne gezintisi boyunca nehir boyu sazlıkların arasından süzüle süzüle Akdeniz’e ulaşacaksınız. bu yolculuk boyunca karşınıza caretta carettalar çıkabilir, pavurya (mavi yengeç halk dilinde) avına şahit olabilir, delikli adada az birazcık tuzlu suya kavuşabilirsiniz, İztuzu plajında caretta yumurtalarına saygı duruşunda bulunup, azgın dalgalarda çocuklar gibi zıplamakta başınıza gelebilir, çılgın kaptanınızın hazırladığı enfes salata ve balıkla karnınızı doyurup şansınız varsa altı çamur olan ve çok sıcak olan ismini unuttuğum glde yüzebilir ve carettalar hakkında epeycene bilgi öğrenebilirsiniz. (inanın bana çok ilginç) Günün sonundada çılgın tekne trafiği eşliğinde pırpır teknenizin önüne oturarak hala bakir kalabilmiş bu doğal yöreye hayran kalabilirsiniz. Kaptanın numara bende ilgilenene yollayabilirim.

Dalyan’da yapılabilecek şeyler arasında öğle yemeği için Yeşilvadi Restoranı kesinlikle tavsiye ederim, tabii arabalıysanız. Buz gibi akan suya atlayabilen, rivayete göre dört gün boyunca terlemiyormuş (ha bi de kalp sorunu olanlar için atlayıp birdaha hiç terleyememe tehlikesi var aman diyeyim dışarsı 40 derece iken suyun 13 derece olması hafif çapta bir termik şok yaşattırıyor bünyeye). Ben akan su kıyısına kurdukları salıncakla 6 kere falan atladım, zımba gibi fırladım her seferinde, dört gün olmasada o gün pek terlemediğimi söyleyebilirim 🙂 Çocuklar gibi eğlenmek isteyenlere tavsiye edilir. Kiremitte alabalık enfes, çoban salatası ağızlara layık, altınızdan sular akar akar akaaarrrr iken karpuz kavun yemek ise tarifsiz. Fiyatlar ise bütün oburcana tüketimimize rağmen makuldu, hep böyle kalır işallah 🙂

Sonraki durak ise ‘Şelale’ oldu. Sıcağın altında 3 yaşında afacan ve havlularla yürümek yarı işkence gibi olsa bile elde ettiğimiz sonuç için değerdi, şelaleye mutlaka yüzmeye gidin bu yöreye yolunuz düşerse…Doğaya yakın olmak biz şehirlilere çok nasip olmuyor malum…

Gelelim en mühim konuya : Konaklama mekanı. Dalyan’da büyük otel yok, koruma altında bir bölge… Her adım başı bir pensiyon ya da apart otelcik tadında yerleşkeler mevcut. Biz şehre uzak sakin bir yer tercih ettik. Kaldığımız fiyata ‘daha’ sı bulunamaz mıydı? Elbette bulunurdu ama biz Dervishan Pension’u TripAdvisor sayesinde tesadüfen bulduk. Bayıldık. Ordan hiç kıpırdamamak istedik, sanırım önümüzdeki zorlu kış günlerinde beynimiz arada buraya kaçacak 🙂 Tamam pensionun konumu şahaneydi ama ben bir yerin büyüsünün orayı yaşatan insanlardan da geldiğine inananlardanım. Hanife ve Stavros’un yaşattığı bu mekana da güzel enerjilerini katabildiklerini düşünüyorum. Bir kere biz gittiğimizde kimse yoktu (zaten topu topu 9 oda var), yemyeşil bir bahçe, narenciye ağacı, bilimum bitkilerle çevrili taşlık bir yoldan ön tarafa açılan bir yol, göl kenarı, Stavros’un güzel playlisti, Hanife’nin hamarat ellerinden çıkan mamalar (akşam yemeği fiyata dahil değil). Huzurdan çatlayabileceğiniz bir mekan. Çocuklar için ise bir sürü etkinlik : Sabah kahvaltıdan sonra Hanife ile göldeki balıkları besleme, kedileri besleme, kanoya binip minik çamur banyosunda çamurlanma, gölde yüzme,çakıl taşlı minik plajda çakıl taşlarıyla oyalanma, falan filan)
Sabahları şehir merkezine bisikletlerimizle gidip simitlerimiz alıp boş mideye bir çay indirme gibi etkinliklerde hiperaktif ailemizin gerçekleştirdikleri arasındaydı. Dervishan Pension ‘da iletişim önemli bir husus, akşam yemekleri aynı masada (uzuunnn bir masa) yeniliyor ve çoğunluğu turist olan insanlarla kaynaşılıyor. Yattığın yerden ‘hey garson’ hareketi yapmak mekanın adabına uygun düşmüyor, güleryüzle gidip bardan isteniyor. Ayrıca işletmecilerimizin tavladada iddialı olduklarını söyleyebilirim. Dediğim gibi gidilebilecek daha ekonomik ya da cazip yerler olabilir ama tesadüfen tanıştığımız bu ikilinin hayat projelerine küçük bir katkıda bulunmakta ayrıca hoşumuza gitmedi değil. Tavsiye ederim!

Geldik bu yazımızın da sonuna, Dalyan belki uzun süreli tatiller için bir yerden sonra sıkıcı olabilir ama üç-dört gün için ideal. Deneyin pişman olmayacaksınız. Biz geri döneceğiz orası kesin!!!

Bu günlük bu kadar kuzucuklarım bir sonraki istikametiz olmuş olan Kelebekler Vadisi’ni de ele almak planlarım dahilinde. Bakalım kısmet 🙂

Bugün tatilin son günü, evi kapatıp geri dönüyoruz. Kafamızda bir kışa yetecek hatıralar, fotoğraflar, an’lar, temiz hava, bol güneş, bol iyot…Kışın kileri dolduracak tarhana, turşu, erişte vs. gibi hissediyorum kendimi, haydi bakalım başlasın normal hayat!! Bize iyi yolculuklar yarın uzun bir yol var aşmamız gereken eve varmak için, size de ne diyeyim : İyi günler!!

Sevgiyle.


Dön Bebeğim

Posted on

bebekarabası

Bebek arabasını icad eden insan evladına şu son üç yılda inanılmaz dua ettim, toprağı bol olsun. Bebek arabası benim bebekli hayatıma en çok yardımcı olan aparat oldu.

Her deneyimsiz anne gibi bende en başta yanlış bir seçim yaptım, aslında tam olarak yanlış diyemeyiz, kullanışlı ama hantal bir model seçtim. Bir yıl kadar dere tepe kullandım, ama bir yılın sonunda pes ettim. Şemsiye puset dedikleri, tık diye katlananlara geçtim. Mothercare’den ucuza birşey aldım. Ama anacım o kadar dere tepe kullandım ki o puseti anlatamam, çok sağlam çıktı. (Bir bebek+bin kilo pazar yükü, çılgın yaz tatillerimizde havaalanlarında hayatımızı kurtaran hep oydu)

Emre pusetini çok seven bir bebek oldu, hep oturdu, içinde kolayca uyudu, o pusete onu oturtarak yolda adam gibi yürüyebildik 2 yaşındayken. Bizim gibi gezenti ikilinin hayatını kurtardı. Sayesinde çok rahat programlar yapabildik, gezdik, dolaştık Emre ile. Yeri geldi gece yarıları uyku turlarına çıkıldı yabancı ülkelerde, yeri geldi semtler arşınladık, çok anımız var anlayacağınız.

Bu yaz gecesi deniz dalgaları ve çekirge sesleri arasında resmen Emre’nin pusetinin nostaljisini yaşıyorum. Çünkü hayatımızı i-na-nıl-maz kolaylaştırıyordu!!! Ama bir karar verdim, çocuğunu kazık kadar pusete bindiren annelerden olmayacağım!!! Ve her prensipli anne gibi burnumdan geliyor prensiplerim:)

Bugün uzun bir deniz-güneş-iyotlu rüzgarlı ve ufaklıklı bir tekne gününden sonra nakavt bir şekilde Halikarnas marinadan meydana (1 km) elimizden 3 ıslak havlu, dolu plaj çantası, lego torbası, palet torbası, fotoğraf çantası ve 3 yaşında yorgun ve kucak dışında hiçbir alternatifi kesssinlikle reddeden bir 3’lük veletle yürürken (elinde dondurması ve o dondurmanın idaresini de ekleyin) halimize acıdım. Ve içimden sessizce dedim ki: ‘Sevgili puset, dön bebeğim, sensiz hayat işkence gibi!!! ‘

Bir kadeh rakı içsem yeridir. Anlarsınız beni siz ey anneler.Çok özledim. Burnumda tütüyor.


Tekne Turu

Posted on

11-02-18-Boat-Trip-Mickey

Yaz günlerini Türk riviera’sında geçirenlerin çoğunlukla yaptığı birşeydir tekne turu. Her sene tanımadığım insanlarla o tekneye biner, o koyları tekrar tekrar gezenlerdenim. Sıkılmam. Kader utansın bir yatımız yok, yatı olan arkadaşımızda… Sadece iki kişi olduğumuz için özel bir teknecikte kiralayamıyoruz…Demin utanan kader yeniden utanabilirsin.

Bu sene farklı birşey oldu, buralarda tatil için bulunan arkadaşlarımızla buluşup topluluk oluşturduk ve hayallerimizdeki küçük ama bize ait tekneyi kiralayabildik.

Pazartesi günü 1 kaptanımız, 1 miçomuz, 9 adet yolcumuz ve kumanyalarımız ile birlikte yola çıktık. Fiyat normal üsküdar-beşiktaş teknesi tadında olanlara göre yaklaşık iki katına geldi ama keyif paha biçilmezdi. Bi kere abuk sabuk abilerin tacizlerine maruz kalmıyorsun, bütün günü tanımadığın insanlarla o dar alanda geçirmiyorsun, teknede stratejik gölgeli yer kapma oyunlarına ve stresine gerek kalmıyor, bir koya geldiğinde o lanet tekneden inmek için, yine tanımadığın Ömercan’ın, Fatma teyze’nin, Mahmut amca’nın falan nazlı nazlı inişlerini beklemiyorsun, aynı şekilde kırk saat geri çıkmak için o merdivende tanımadığın insanlarla anlamsızca samimi ilişkilere girmiyorsun… Continue reading »


Cırcır Fm

Posted on

summer-time

Rüzgarın bir fön makinası gibi sıcak sıcak estiği bir günde yazıyorum. Günlerdir kafamda dönüyor cümleler, sabahları yarı uyanık azıcık nesfit yiyip denizde uyanıyorum. Emre uyanmadan kaçıyorum denize, kulaklar atıyorum, her üç kulaçta yön değiştiriyorum, nefes almak için sağ-sol-sağ sonra soldan nefes ve sonra üç kulaç tam tersi…yüzmenin bu monoton müziğini seviyorum, tekrar eden şeyler beni yatıştırıyor bazen, yüzmekte böyle birşey. Hem ben yüzerken bol bol düşünüyorum, kararlar almıyorum, düşünüyorum. Cümleler kuruyorum sonra duş alırken aklımdan akıp gidiyor o düşünceler, ertesi gün yenilerini kuruyorum…

Emre ile sahilde oynuyoruz, denize giriyoruz, kolluklarıyla eşlik ediyor bize dubaya kadar (çok gururlu, görmeniz lazım). Yüzmeyi seviyor, annesi gibi. Belki diyorum büyüyünce beraber yüzeriz onunla, susarız ve yüzeriz. Huzuru denizin derinliklerinde bulur belki de benim gibi, yüzdükçe ilerlerdikçe tonu koyulaşan sularda…

Fonda hep bir cırcır böceği sesi var sonra, geceleri dalga sesleri, burada yapacak hiçbir şey yok ve bu çok güzel.. 31 yaşıma geldiğimde ancak bunu söyleyebiliyorum bunu, çünkü buraya ilk geldiğimde 15 yaşındaydım ve sıkıntıdan öleceğimi zannediyordum. Artık başka bir İdil’im değiştim, hepimiz gibi, herşey gibi..

Yeşilli bir kolye aldım kendime on liraya, yaz kolyem ilan ettim onu, inatçıyımdır çıkartmam onu şimdi ben aylarca. Bence yakıştı, yaz gibi oldu, yeşil yanık tene yakışıyor.

Rodos güzeldi, çok turistik gezi yapmadık, Rodos kalesini gündüz gözüyle görmedik mesela ama gece gözüyle gördüğümüz kadarı ile epeycene etkilemeyi başardı bizi, Kanuni’ye hak verdim, fethedilmeyi hakkeden bir kale, kusura bakmayın Rodos şövalyeleri..Yunanistan’ı seviyorum ben, hem yakın hem de farklı bize, güne frappe ile başlamak, kalamar ve tzatziki (bizim cacık daha yoğun ve sarımsaklı olanı, sos olarak ta kullanıyorlar) ve Mythos (yerel bira) ile devam etmek, serdar ortaç, demet akalın çalmayan sahillerde günü geçirmek ve yüzmek ayrı bir keyif…Yunancayı da seviyorum hem ben, çok gevezeler çok, ama dinlemek müzik gibi anlamadığın bir lisanı…Bize bir feribot uzaklığında olan bu ülkeyi daha iyi tanımak için bir gezi rehberi alıp bu kış bunun üzerinde çalışacağıma karar vererek ayrıldım adadan… Yeşilmarmaris isimli şirketin feribotlarının kliması aşırı soğuktu bunun dışında söylenecek birşey bulamıyorum. Rodos adasını tavsiye ederim, gidin!

3 yaşında çocukla yolculuk geçen senelere göre çocuk oyuncağı gibiydi, uyumlu bir çocuğumuz var. Çok arıza çıkarmadı, rus bi kıza aşık oldu (valla abartmıyorum), nedir bu türk erkeklerinin ruslara düşkünlüğü? Dillerinin karizmasından mı yoksa şefkat dolu mavi gözlerinden mi etkileniyorlar bilmiyorum ama 3 yaşındaki oğlumu bile etkiledi, o kızın benden daha güzel olduğunu bile dile getirdi (o gece akşam yemeği vermedim bu hakaret üzerine 🙂 -şaka-) Neyse güzeldi işte, sade ve beraber bir tatil oldu, oraya gidecekler olursa Antony Quin Beach’i tavsiye ederim, tabii kumsuz, taşlık plajları sevenlerdenseniz, ben şahsen kumcu değilim. Yosunlu kayalı, alengirli plajlar beni daha çok cezbeder.

Böyle canlar bezgin ama bol dinlenmeli yaz günlerim. Herşey yolunda, Umarım sizin de ağzınızın tadı yerindedir.

Huzur peşimizi bırakmasın, deniz tuzlu, güneşin soluklaştırdığı pastel renkler ardınızdan kovalasın…


Yollar Gide Gide Bitmez!

Posted on

veloTemmuz ayının ortası bizim çekirdek aile için yaz tatilinin ve yeni maceraların başlangıcı demektir.

Biz araba yolculuğunusevengillerdeniz. Emre 2 aylıkken 12 saatlik İstanbul-Bodrum yolculuğuyla bizden birisi olduğunu ispatlamıştı. Ertesi sene bir yaşına geldiğinde, kendisini 3500 km. lik bir Evrupa turuna çıkarmıştık İsviçre’den start alan klimasız ama çoookkk sevdiğimiz, içini özenle doldurduğumuz Belderella’nın New Beetle’ı ile..O zamanlar endişelerim büyüktü tabii, o yaşta çocuğun yemek işlerini organize etmek tahmininizce epey zordu. Ama başardık. Arkadaş ziyareti-diploma töreni-diploma partisi-düğün-akraba ziyareti (merak edenler 2011’e dönebilir arşivlerde) hallettik. Çok zordu ama çok eğlenceliydi. Continue reading »


Heart is where the home is

Posted on

Eve geri geldik. Uzun yollar teptik. Önce hikayemizin başladığı Montpellier’ye gittik. Gündüzleri fransız usulu (tereyağ+reçel+croissant+kahve+portakal suyu) kahvaltı ile başlattık, usül ne olursa olsun kahvaltı benim değer verdiğim bir öğün…Emre bu usül yani güne tatlı tatlı başlamayı pek bir sevdi, e ne de olsa yüzde ellisi fransız evladımın. Kahvaltıdan sonra şehirde avanak avanak dolaşma seansları oldu, parka gittik bol bol çocuğumuzun kurtlarını dökme ihtiyaçlarını gidermek için. Ülke farklı olsa bile parkta sosyalleşme kavramı orada bile bırakmadı peşimizi, birkaç günün sonunda evimizin yanındaki parktakilerle selamlaşır olduk 🙂 Ben bol bol nevrotik, 2 yaşında çocuğa laf anlatmaya çalışan anneleri izledim, ben o kadar kurallar diye deliren bir anne olmasam da, bu yaş grubunun annleri olarak hepimizin ortak özelliği : bir noktadan sonra çileden çıkmamız. Neyse. Parktan sonra aşırı sıcak güney Fransa’mızda öğlen uykusu delirmeleri yaşadık. Ufaklık uyku konusunda zorlandı bu sene geçen seneye nazaran, ama yemek konusunda geçen seneden daha rahattık. Continue reading »


Sen uyurken…

Posted on

Sevgili Emre

Sen uyurken mışşıııll mışıııl pusetinde neler oluyor bir bilsen!
Anne ile baba arkadaşlarıyla eğlenmeye çalışıyorlar, ebeveyn kostümlerinden sıyrılıp genç dinamik alkolsever şuursuz olmaya çalışıyorlar çünkü sen dünyalarına girdiğinden beri çok ciddi takılıyorlar. Sanki çocuksuzmuş gibi gecelerini şaraplarla besleyip gece geç yatıyorlar. Geçen gece sen pusetinde uyurken plajda bir restorana yemeğe gittiler mesela ve sen örnek bir bebek olarak güzel güzel uyudun.. Bundan cesaret alarak dün gece %100 çingene organizasyonu bir mahalle yemeğine katıldılar. Sen güzelce pusetinde uyurken onlar normal hayatlarının dışında bir geceye dahil oldular uzun süredir görmedikleri arkadaşlarıyla bebek dünyası dışında zaman geçirdiler. Continue reading »


Çalışan annenin tatili?

Posted on

Evet signorita o soru işareti orada duruyorsa bunun bir sebebi var demektir.(signorita diyorum çünkü erkek okuyucum olduğunu düşünmüyorum, yanılıyorsam ne mutlu bana) Hadi açıklayayım bakalım. On gündür ortalarda yokum çünkü tatildeyim. İnternet erişimimi telefonumdan yapabiliyorum onunlada buraya yazmak epeycene zahmetli.

Tamam konudan uzaklaşmayalım neyi açıklayacaktık? O soru işaretinin kinayesini değil mi? Evet.
Sevgili dostlar, yardımcısız, anneannesiz, babaannesiz, zartsız zurtsuz 2 yaşında çocukla çıkılan her tatil bir soru işaretini hakketmektedir zannımca.
Ben iddialı bir insan olduğum için bu sene ki tatilimi 3 yakışıklıyla Bodrum’daki yazlığımızda başlatmaya karar verdim, verdik ve yaptık. Continue reading »