Free As A Bird

Posted on

stock-vector-female-silhouette-and-birds-89347672

Yaşadığımız dünyada özgür olabildiğimiz tek yer kafamızın içi bence, o da kendi kontrolümüzün el verdiği kadar.

Tamamen özgür olamasak ve olamayacak olsakta, kendimizi öyleymiş gibi hissettiğimiz zaman dilimine tatil ismini veriyorum ben.

Uzun aradan  sonra ‘heyecanla’ beklenen bu yazımda tabii ki geçirdiğim çılgın tatilden bahsetmek istiyorum ama nasıl yapacağımı bilemiyorum.

Bahsetmek istiyorum çünkü unutmak istemiyorum izlenimlerimi, bazı detayları, zaman herşeyin şiirselliğini alıp götürüyor elimize hatıra tortuları kalıyor, bu yüzden kayıt altına almak mühim:)

İnstagram’dan takip edenlerin bildiği gibi uzun bir araba yolculuğuna çıktık bu yaz. David’in iki yıldır çok istediği ve benimde sürekli ayak sürüdüğüm bir plandı. Bu sene endişelenmeyi bırakıp olayları sevgili kocama pasladım ve kendimi maceranın akışına bıraktım. Bunu daha çok yapmalıyım belki:)

Korkularımın çoğu fos çıktı ya da şansımız yaver gitti işler yolunda gitti, çocuk hastalanmadı, Avrupa otobanları sandığımdan donanımlı (Arnavutlukta ve Karadağ’da otobana rastlamadık ama neyse), yiyecek içecek bulduk, yerel polislerle sorun yaşamadık, sınırlardan sıkıntısız geçtik, Yunanistan-İtalya arasındaki gemi kaza yapmadı, araba kaza yapmadı, teknik problem çıkmadı, cinnet geçirip Makedonya’nın bir köyünde ‘indir beni burda yürüyerek gitcem’ dedirtecek bir kavga da yaşamadık, Emre’de idare etti (aynı iki CD’yi beşbin kere döndüre döndüre dinlememizin sonunda cinnetin ucundan döndük ama geçti).Efendime söyleyeyim kaldığımız yerlerde güzeldi, kamp hayatının da üstesinden geldik. Olayı akışına bırakınca, kontrolü başka birinin eline bırakarakta yaşanabiliyormuş.

Geçtiğimiz ülkeler hakkında söylecek çok söz var ama ben kısa izlenimleri paylaşmaya karar verdim, kısa keseceğim. Küçük çocukla araba ile Avrupa turunun detaylarını bir gün motivasyon bulursam yazarım.

Öncelikle pirim, bu almanlar kamp olayının kralı. Bunu öncelikle söyleyeyim, milli sporları sanki, acayip organizeler. İkinci olarak Avrupa kamp tarzı tatile bayılıyor, karavanlar ileri teknoloji.

Kamp hayatı hakkında da ayrı bi gün yazacağım söz.

Yol alırken aslında çok organize olmak gerekiyor ama hayatın tatlı şakalarına da hazır olmak ve adapte olabilmekte sinirlerin bozulmaması için çok önemli sanırım. Yolculuğun ana hatlarını planlayıp gerisini yuvardakine havale etmek en iyisi.

Kalabalık bir aile olarak arabanın içi de çok kalabalıktı, zırt pırt bir yerde kaldığımız için o paketler, torbalar, bavullar indirildi, bindirildi, dağıtıldı, toplandı…Sanırım bu yolculukta en sevmediğim nokta buydu…

Gittiğimiz her şehirde fırtınaya yakalandık, camping esnasında fırtına neyse ki gündüz patladı olayı sadece bir dinozor parkında mahsur kalarak atlattık. (Emre için tatilin bir numaralı anısı). Alp Dağları’na çıktık üzerimizde şortlar, arkadaşımızdan aldığımız kesinlikle bedenimiz olmayan eşyalarla, baktık olmayacak ağustos ayında tanzilattan çocuğa bir kaban ve düzgün ayakkabılar aldık. Kışın kayak yapılan dağlarda bir gün geçirmek çok güzel bir deneyimdi, 2700 metreye kadar çıkıp karlara dokunduk.

Marsilya’da felekten bir gün ve bir gece çaldık, güneşi batırmaya deniz kenarına pikniğe gittik eski bir üniversite arkadaşımla… Alpler’den Hırvatistan’a sabaha karşı 3’te yola çıktık, gecenin bir köründe in cin top oynarken dağ köylerinden geçtik, ceylan gördük, Milano otobanında güneşi doğurduk, 300 km’den fazla düz gittik, şöför uyuyakalmasın diye yapmadığım şebeklik kalmadı, otoban kenarı expresso’larına bayıldık, hangi ülkenin w.c’leri daha temiz gibi konularda expert olduk.

Montenegro’da Kotor diye bir şehirciğe gittik, gecenin onunda ordaydık ve otel rezervasyonumuz yoktu çünkü David’in okuduğu bütün sitelerde insanlarının odalarını kiraladığını söylüyordu, neyimize güveniyorsak dört yaşında çocukla biz de böyle yapmaya karar verdik, önümüze atlayan ilk montenegrolu yaşlı çifte güvenip, evlerine gittik. İngilizce bilmemelerine rağmen çok sıcak kanlılardı, bir gün oralara gitmek isteyen olursa bilgilerini veririm. Kotor’un meşhur kalesine çıktık dağın tepesine. En tepeye çıkıp aşağıya baktımda anladım işin boyutunu, Emre ‘icetea isteriiimmmm’ kaprisi dışında uyumluydu. Sonra hayatımda ilk defa bir fiyord’da yüzdüm, çok güzeldi. Enteresan yerlerde yüzmeyi seviyorum. Bu arada fiyord kelimesini bende bu yolculuk sırasında öğrendim, merak edenler tık tık arasın bulsun:)

Burada da fırtına bizi sabaha karşı beşte yakaladı, anam dağlarla yaplı bir yerde şimşek çakınca epeycene yankı yapıyor, ardından gelen dolu ve rüzgar ve gürültüler ne yalan söyleyeyim beni bir an ürküttü, iki gün önceki camping+fırtına deneyimimden hemen tatilini bir çadırın altında geçirenlerle empati kurdum. Çadır madır kalmamıştır o fırtınada ya neeeyyssseee..

Ertesi gün Montenegro’nun bambaşka peyzajlarıyla ( kalabalık plajlar, çalıntı arabalar, sahil kentlerindeki çirkin yapılaşma, yol kenarındaki sahipsiz araba plakaları ama muhteşem gözüken deniz manazaraları eşliğinde Arnavutluğa girdik ve tek parça çıkıp, yol üzerinde bi yerde yemek bile yedik ardından Makedonya’da biraz dolaşıp tonton bir makedon polisinin yanağından bir makas aldıktan sonra (mecaziiiii tabii ki) Yunanistan’a vardık.

Arabamızın hengamesinden hiçbir sınır polisi aramaya tenezzül etmedi.

Yollar uzun, bazen sıkıcı olsa da Balkanlar’ın otobansız yollarında dolaşmak birbirinden güzel manzaraları izlememe olanak verdi. Özellikle Dobrovnik riviera’sı denilen bölge çok güzeldi, bi ara Bosna Hersek’in bi bölgesinden de geçtik sonra yeniden Hırvatistan’a geri döndük. Sanırım küçük bir kıyı bölgesi vermişler Bosna’ya. İşte bu tür bilmediğim küçük şeyleri öğrendim yolculuk esnasında.

İnsan dolaştıkça ve gözleriyle gördükçe daha çok merak ediyor dünyayı, diğer kültürleri, başka dilleri, o dillerin insanlarını, ülkelerin tarihlerini, coğrafyalarını vs. vs.

Sonu gözükmeyen bu yazıya bir son veriyorum, bıraksam kendimi anlatırda anlatırım.

Yeni Türkiye’nin yeni sıfatını anlamaya çalışıyorum, kendimi eski hissediyorum, televizyonu açmıyorum ve bütün bunların enerjimi düşürmemesine çabalıyorum. Cidden.

Ha bir de yolculuğun sonunda anladığım şuydu : ‘Ben bir wifi internet bağlantısı bağımlısıymışım’. İnternetsiz zor be abi valla.

Eğer bu satıra kadar gelebildiyseniz sabrınızdan ötürü sizi tebrik ediyorum ve daha sık görüşebilme dileklerimi iletiyorum

Dünya bizim evimiz.

İ.


Çok

Posted on

PIXI (10)

Yolculuk geçen hafta cuma idi. Cumartesi ve pazar çocuksuz bir sabaha, saat 9.00’da ‘kendi kendime’ uyanmak başta bana ÇOK iyi geldi. Tahminlerin aksine, Fransa’nın bu en kuzey batısında bulunan Brest şehri hafif serin ama güneşliydi. Kaldığımız evin sahipleri ve evin kendisi ÇOK keyifliydi, geçen sene olduğu gibi. Bazen başka evlerde uyanmak, günü geçirmek sevdiğim şeylerden (uyumanın aksine, yabancı yatakları yadırgarım). Cumartesi sabahı tembellik yaptım, evde kimse yoktu, müzik dinledim, güneşli pencere önüne oturup kitap okudum, çay içtim, keyiften gebericem zannettim. Hayatın ağır bir şekilde akması ne de ÇOK özlediğim birşey bazen. Sonra öğle yemeğimizi yedik ve ÇOK özlediğim defnette ve diğer brestli kardeşlerimizle buluşmaya gittik…Tabii ki ÇOK yürüdük (fransızların en sevdiği haftasonu etkinliği), arada ‘gündelik hayatımda yapmayacağım şeyler yapmak’ güzel, eğer yanımda uzun süredir görmediğim, neşe fışkıran kahkahasından mahrum kaldığınım, hayat dolu arkadaşınım varsa koşmaya bile varım:) Sonra işte ÇOK yedik, ÇOK insanların arasında azıcık konuşssakta hasret giderdik. Bu ikimize de ÇOK ÇOK iyi geldi.

Brest demek gri, tarihsel mimari kimliği İkinci Dünya Savaşı’nda bombalanarak traşlanmış ve yeniden yapılmış bir şehir demek. Gezilecek çok birşey yok. Ama uçsuz bucak plajları var, med-cezir olayları var, suyun gitmesi, gemilerin böyle havada kalması var ve de engin bir ufuk. Ayrı bir kafası var, Brötanya bence keşfedilmeye değecek bir yer, güney Fransa’dan ÇOK farklı, ama güzel. Deniz kabuğu, midye, yosun kafası…Yazın ise serinmiş, kışın ise soğuk ve rüzgarlı. Bu sene ÇOK şanslıydık çünkü güneş bizimleydi karlı İstanbul’un aksine.

Brest’te ne yaptın diye sorarsanız? ÇOK müze gezdim, az ÇOK birşeyler öğrendim, boş zamanlarda (akşamüstü) kitapçıda kendimi kaybettim. Kutsal mekanlarım kitapçılar, süpermarketler bu ülkede. Ha bir de şirin şirin mağazaları var, ince düşünülmüş incelikleri…ÇOK zengin olup bütün bu şirin mağazalarda kendimi kaybetmek istedim ama olmadı, yine de kendi çapımda bir alışveriş manyaklığı yaşadım. ÇOK güzeldi.

Sonra tabii ki yolculuk günler geçtikçe yorucu hale gelmeye başladı, başta cazip gelen evden uzakta olma hali yerini özleme bıraktı. Emre son gün burnumun ucunda tütmeye başladı, en çok kokusunu özledim, onu öpmeyi özledim. Onun babası ile sıradan ama bizim rutin gündelik hayatımızı özledim. Kimse sevdiklerinden ayrılmak zorunda kalmasın diye düşündüm, çok özledim…

Ha bir de ÇOK yemek yedim; midye-patates, baget, kruvasan, krep, tereyağı, tuzlu karamela, 40 cent’lik dandik makina kahvesi, basit bir jambon-tereyağ-kaşarlı sandviç, madelaine, salata sosları, ne bileyim hatırlamadığım bir sürü şey. Aslında sadece oburluk olarak bile gözükse, benim için ikinci evime dönmüşüm gibi bir his. Beş yılda bağlanmış olduğum detaylar olduğunu daha da iyi farkettim bu sefer. Arada eve dönmek keyifli ama esas evime dönmek daha iyi çünkü küçük ailemin yanı benim evim. Ve de belki ana dilimin olduğu yer evim, fransızca ise beni işim ve eşim dolayısıyla terketmeyen kadim dostum, kaçış alanım.

Tebdil-i mekanda ferahlık vardır. Daha sık yolculuk edebilmek dileğiyle. Yollara ve maceralara hep açık olsun inadına yaşlanmak istemeyen kalplerimiz.

İstanbul’un çılgın ritmi, Emre’nin bronşiti, gündelik hayatın şirretliği beni ele geçirmekte vakit kaybetmese de, ne yalan söyleyeyim : ‘Bir süre uzaklaşmak bana ÇOK yaradı’


Dalyan

Posted on

Summe

Aslında anlatılacak çok şey var ama vakit yok… Ufaklığın öğlen uykusundan istifade ederek yazalım bakalım birkaç satır…

Bodrum’daki miskin-dingin ama ebeveyn olarak yine de dinamik hayatımıza daha da dinamizm katmak için geçen hafta düştük yollara…Kanımız kurtlu ya olacak öyle, söylenmemek lazım sonra ‘ay öldüm bittim, çocukla da tatil tatil değil’ diye. Emre ile tatil daha yorucu evet, dadısız yaşam zahmetli ama olsun, maksadımız ona bi sürü şey tattırmak, çocuklu aileler tatil köylerinden çıkmaz tezini boş çıkarmak :)-

İlk durağımız Dalyan (Köyceğiz) oldu. Bu şirin beldeyi de aklımıza sokan site plajımızın dillere destan Moskovalı gurbetçi abimize teşekkürü borç biliriz. Dalyan ismini mutlaka duymuşsunuzdur, hala keşfetmeyenleriniz varsa şiddetle tavsiye ederim. Ama bir şartla Köyceğiz gölü ile Akdeniz’i birbirine bağlayan bu su birikintisinde yüzmeyi göze alacaksınız, biraz nehir gibi su tatlı ve hafif tuzlu, bulanık ama sıcak.

Gördüğüm en enteresan bu doğal alanı keşfetmek için bir günlük tekne gezintisi şart; bu tekne gezintisi boyunca nehir boyu sazlıkların arasından süzüle süzüle Akdeniz’e ulaşacaksınız. bu yolculuk boyunca karşınıza caretta carettalar çıkabilir, pavurya (mavi yengeç halk dilinde) avına şahit olabilir, delikli adada az birazcık tuzlu suya kavuşabilirsiniz, İztuzu plajında caretta yumurtalarına saygı duruşunda bulunup, azgın dalgalarda çocuklar gibi zıplamakta başınıza gelebilir, çılgın kaptanınızın hazırladığı enfes salata ve balıkla karnınızı doyurup şansınız varsa altı çamur olan ve çok sıcak olan ismini unuttuğum glde yüzebilir ve carettalar hakkında epeycene bilgi öğrenebilirsiniz. (inanın bana çok ilginç) Günün sonundada çılgın tekne trafiği eşliğinde pırpır teknenizin önüne oturarak hala bakir kalabilmiş bu doğal yöreye hayran kalabilirsiniz. Kaptanın numara bende ilgilenene yollayabilirim.

Dalyan’da yapılabilecek şeyler arasında öğle yemeği için Yeşilvadi Restoranı kesinlikle tavsiye ederim, tabii arabalıysanız. Buz gibi akan suya atlayabilen, rivayete göre dört gün boyunca terlemiyormuş (ha bi de kalp sorunu olanlar için atlayıp birdaha hiç terleyememe tehlikesi var aman diyeyim dışarsı 40 derece iken suyun 13 derece olması hafif çapta bir termik şok yaşattırıyor bünyeye). Ben akan su kıyısına kurdukları salıncakla 6 kere falan atladım, zımba gibi fırladım her seferinde, dört gün olmasada o gün pek terlemediğimi söyleyebilirim 🙂 Çocuklar gibi eğlenmek isteyenlere tavsiye edilir. Kiremitte alabalık enfes, çoban salatası ağızlara layık, altınızdan sular akar akar akaaarrrr iken karpuz kavun yemek ise tarifsiz. Fiyatlar ise bütün oburcana tüketimimize rağmen makuldu, hep böyle kalır işallah 🙂

Sonraki durak ise ‘Şelale’ oldu. Sıcağın altında 3 yaşında afacan ve havlularla yürümek yarı işkence gibi olsa bile elde ettiğimiz sonuç için değerdi, şelaleye mutlaka yüzmeye gidin bu yöreye yolunuz düşerse…Doğaya yakın olmak biz şehirlilere çok nasip olmuyor malum…

Gelelim en mühim konuya : Konaklama mekanı. Dalyan’da büyük otel yok, koruma altında bir bölge… Her adım başı bir pensiyon ya da apart otelcik tadında yerleşkeler mevcut. Biz şehre uzak sakin bir yer tercih ettik. Kaldığımız fiyata ‘daha’ sı bulunamaz mıydı? Elbette bulunurdu ama biz Dervishan Pension’u TripAdvisor sayesinde tesadüfen bulduk. Bayıldık. Ordan hiç kıpırdamamak istedik, sanırım önümüzdeki zorlu kış günlerinde beynimiz arada buraya kaçacak 🙂 Tamam pensionun konumu şahaneydi ama ben bir yerin büyüsünün orayı yaşatan insanlardan da geldiğine inananlardanım. Hanife ve Stavros’un yaşattığı bu mekana da güzel enerjilerini katabildiklerini düşünüyorum. Bir kere biz gittiğimizde kimse yoktu (zaten topu topu 9 oda var), yemyeşil bir bahçe, narenciye ağacı, bilimum bitkilerle çevrili taşlık bir yoldan ön tarafa açılan bir yol, göl kenarı, Stavros’un güzel playlisti, Hanife’nin hamarat ellerinden çıkan mamalar (akşam yemeği fiyata dahil değil). Huzurdan çatlayabileceğiniz bir mekan. Çocuklar için ise bir sürü etkinlik : Sabah kahvaltıdan sonra Hanife ile göldeki balıkları besleme, kedileri besleme, kanoya binip minik çamur banyosunda çamurlanma, gölde yüzme,çakıl taşlı minik plajda çakıl taşlarıyla oyalanma, falan filan)
Sabahları şehir merkezine bisikletlerimizle gidip simitlerimiz alıp boş mideye bir çay indirme gibi etkinliklerde hiperaktif ailemizin gerçekleştirdikleri arasındaydı. Dervishan Pension ‘da iletişim önemli bir husus, akşam yemekleri aynı masada (uzuunnn bir masa) yeniliyor ve çoğunluğu turist olan insanlarla kaynaşılıyor. Yattığın yerden ‘hey garson’ hareketi yapmak mekanın adabına uygun düşmüyor, güleryüzle gidip bardan isteniyor. Ayrıca işletmecilerimizin tavladada iddialı olduklarını söyleyebilirim. Dediğim gibi gidilebilecek daha ekonomik ya da cazip yerler olabilir ama tesadüfen tanıştığımız bu ikilinin hayat projelerine küçük bir katkıda bulunmakta ayrıca hoşumuza gitmedi değil. Tavsiye ederim!

Geldik bu yazımızın da sonuna, Dalyan belki uzun süreli tatiller için bir yerden sonra sıkıcı olabilir ama üç-dört gün için ideal. Deneyin pişman olmayacaksınız. Biz geri döneceğiz orası kesin!!!

Bu günlük bu kadar kuzucuklarım bir sonraki istikametiz olmuş olan Kelebekler Vadisi’ni de ele almak planlarım dahilinde. Bakalım kısmet 🙂

Bugün tatilin son günü, evi kapatıp geri dönüyoruz. Kafamızda bir kışa yetecek hatıralar, fotoğraflar, an’lar, temiz hava, bol güneş, bol iyot…Kışın kileri dolduracak tarhana, turşu, erişte vs. gibi hissediyorum kendimi, haydi bakalım başlasın normal hayat!! Bize iyi yolculuklar yarın uzun bir yol var aşmamız gereken eve varmak için, size de ne diyeyim : İyi günler!!

Sevgiyle.


Bizden Geçmiş Pir’im

Posted on

bizdengeçmişGeçen cumartesi çılgın bir bekarlığa veda partisiyle start alan haftam hiç soluk kesmeden devam edip, sonunda bitti.

Bu haftadan çıkardığım sonuç şudur :  ‘Arada bir kaçamak yapıp dışarı çıkmak güzel akşamları, ama bokunu çıkarıp 7 günün 5’inde dışarıda olmayı benim bünyem artık kaldırmıyor. ‘Bu hafta sonunda bitti, ben de bittim. Bugünüm saçma sapan bir şekilde dinlenmeye çalışarak geçti, evin hali feci (bir hafta ortalardan yokolunca anladım ki minimum da olsa ev düzeninde bir rolüm varmış).

Madem gezdik o kadar izlenimlerimizi de paylaşalım… Continue reading »


İdil Brötanya’da

Posted on

Evet gittim. Bir hafta boyunca Emre’den, David’den ve evimden uzaklara gittim. Son ana kadar hiç düşünmedim çünkü düşünürsem tırsanlardanım. Nasıl olacak acaba Emre’siz bir hafta diye merak ettim sadece. Gideceğim sabah o da sabahın köründe uyandı, uyanmasaydı benim için daha kolay olacaktı ama uzun uzun sarıldı boynuma hiç ağlamadı. Ama ben ağladım. Çok değil ama az. Sonra geçti zaten. Diğer büyük çocuklarla ilgilenmeye gittim 🙂

Brötanya hakkında buraya yazmam gerek yoksa unutacağım gidecek. Kendine özgü bölgemizi çekilir kılan ana öğeler krep-tuzlu karamel ve tereyağı bence. Yoksa sürekli serin ve berbat bir hava. Rüzgarlı, yağmurlu, çok nemli ve oldukçana değişken… Continue reading »


Heart is where the home is

Posted on

Eve geri geldik. Uzun yollar teptik. Önce hikayemizin başladığı Montpellier’ye gittik. Gündüzleri fransız usulu (tereyağ+reçel+croissant+kahve+portakal suyu) kahvaltı ile başlattık, usül ne olursa olsun kahvaltı benim değer verdiğim bir öğün…Emre bu usül yani güne tatlı tatlı başlamayı pek bir sevdi, e ne de olsa yüzde ellisi fransız evladımın. Kahvaltıdan sonra şehirde avanak avanak dolaşma seansları oldu, parka gittik bol bol çocuğumuzun kurtlarını dökme ihtiyaçlarını gidermek için. Ülke farklı olsa bile parkta sosyalleşme kavramı orada bile bırakmadı peşimizi, birkaç günün sonunda evimizin yanındaki parktakilerle selamlaşır olduk 🙂 Ben bol bol nevrotik, 2 yaşında çocuğa laf anlatmaya çalışan anneleri izledim, ben o kadar kurallar diye deliren bir anne olmasam da, bu yaş grubunun annleri olarak hepimizin ortak özelliği : bir noktadan sonra çileden çıkmamız. Neyse. Parktan sonra aşırı sıcak güney Fransa’mızda öğlen uykusu delirmeleri yaşadık. Ufaklık uyku konusunda zorlandı bu sene geçen seneye nazaran, ama yemek konusunda geçen seneden daha rahattık. Continue reading »


Güney

Posted on

Bin saat arabayla hırpalana hırpalana gelmek fikrinden vazgeçip pratik uçağımızla 3 saat gibi kısa bir sürede ulaştık güneyine Fransa’nın. Kim ne derse desin uçak temiz iş. Biniyorsun adam gibi gidiyorsun istediğin yere (bu cümleden yola çıkarak uçak sever olarak algılamayın aksine feci tırsarım). Uçağın tek problemi yolculuklarda o uçağın içinde çocukların da olması. Bizim milletin çocukları kadar katlanılmaz çocuklar elbette vardır şu gezegen üzerinde ama bizimkilerde bence türlerinin yegane örnekleri. Bu kadar kontrol altına alınmayan insan kitlesi bir uçuşu dayanılmaz hale getirebilir. Uçak bu, durdur kaptan inecek var da diyemiyorsun.. Continue reading »


Evim evim

Posted on

Evime geldim. Enkaz halindeydik bu sıcakta Bodrum’dan İstanbul’a yapılan araba yolculuğundan sonra…Bebeği doyurduk, bütün yorgunluğuma rağmen onu dezenfekte ettim (feribotta bütün bakışlara aldırmadan yerlerde sürünüyordu). Büyük ekran bilgisayarıma kavuştum (bizim yazlıkta internet erişimi kısıtlı, bir yandanda hoşuma gidiyor, özlemeyi seviyorum). Bütün rituel internet gezintilerimi yaptım ve çoook özlediğim siteme geldim. Burada birşeyleri anlatmak bana alışkanlık yapmış. Canım istiyor, müptelasıyım 🙂

Neyse bebek uyudu, kendisini birine bırakıp hand free tatile çıkasım yok değil ama kader utansın bu sene de imkansız..Ben de tembel ve yorgun buraya yazıyorum, kendimi yatak odasına kapattım, misafir görmek istemiyorum (belli bir süreden sonra beraber eğlenmiyorsak bana afaganlar basıyor)

Büyük yolculuk iptal edildi tarafımdan, ne yalan söyleyeyim gözüm yemedi ufaklıkla, biraz daha büyüsün, herkes zevk alsın. Ama içim o kadar rahatladı ki, hazır değilmişim.. Uçak biletlerimiz alındı, son dakika olmasına rağmen fiyatlarda çok uygundu. Mutluyum. Pazartesi günü sıradan ama mutlu insanlar gibi uçakla gideceğiz Fransa’ya ben de 3 gün boyunca arabanın içerisinden şaklabanlık yapmaktan ve cinnet geçirmekten kurtulmuş olacağım. Çocukla uzuuunnn araba yolculuğu da ayrı bir post konusu olsun artı (varsa eğer) ve eksileriyle konuyu ele almayı düşünüyorum.

Ve hepinizi kocaman öpüyorum.

Evim evim güzel evim. Hoşgeldim.


Yollar

Posted on

30 yaşındayım hemde tam içinde otuzun. Hala maymun iştahlıyım hala kafamda bin tane tilki dolanır, saçlarımda hala kısa ve karışık (iş günleri hariç elbette). Hala şaşkın, çoğunluğa göre düzensiz ama kendi sistemime göre hayatta kalabilen bir insanım. Anne olmanın getirdiği sorumluluk duygusuna sahibim ama kartal annelerden malesef olamadım. Ve kanım hala kaynıyor…

Neyse nihai karar çıktı, aylardır beni ikna etmeye çalışan sevgili kocam sonunda hain emellerine kavuştu : Bu yaz Fransa’ya araba ile gidiliyor!!!

İçimdeki İdil’lerde biri (deli olanı) ‘muhteşem birşey, orada burada konaklaya konaklaya süper olur’ diyor. Diğer makul olanı : ‘Ama çocukla zor olacak bak’ diyor ve bütün potensiyel zorlukları sıralıyor. Logistik olanı hemen geçilecek ülke ve şehirleri belirleyip alternatif plan ve programlar hazırlama peşine düşüyor. Romantik olanı ‘ah şimdi ne güzel manzaralar, ağaçlar, denizler, yabancı dilde panolar görürürüz sonra da bir seyahatneme yaparım acaba defterin sayfalarını ne renk seçsem?’ diye hayallere dalıyor. Cadaloz evli kadın olanı ‘aman david başıma yine açtın yine yorucu yolculuk işi mişi cık cık cık’ diye söyleniyor. Anne olan İdil ise yolculukta miniği oyalayacak sihirler hazırlamaya ve ona oluşturulabilecek seyahat menüleri üzerinde kafa patlatmaya başlıyor. Continue reading »


Edirne

Posted on

Biz bugün Edirne’ye gittik. Evet üşenmedik sabahın sekizinde düştük yollara ve Edirne’ye gittik. Yol biraz uzun tamam kabul. Bu şehirde beni çeken şey belki orada 10 yaşamış ananemin yatıp kalkıp Edirne’ye güzellemeler düzmesi ya da birşekilde ağzından düşürmemesi. Biz de meraklandık, keşfe çıktık.
Önce tabii ki Selimiye Camii’ne düştü yolumuz, otoparkta başımıza üşüşen ıvırzıvır satıcılarını savıp (turistik biryerde turist olmanın en sıkıcı şeyi bu üzerine atlayan insanlar) bi turladık Sinan’ın eserini. E dedik bir de etrafında dolandık, e dedik bu mudur? Continue reading »