Ah şu haylaz keratalar!

Posted on

Processed with VSCOcam with s4 preset

Biz modern zaman annelerinin başlıca derdi bu: ‘aman çocuğum beyinsel olarak uyanık olsun’. Yani uyanık dediysem, kurnazlık anlamında anlaşılmasın. Yani bebeğim kendisini çevreleyen ses ve titreşimlere açık olsun, beyni sağlam gelişsin, ilerde ensesine vurulup önündeki ekmeği kaptırmasın diye bin bir çabalar biz şehirli annelerde.

Olay hamilelik ve hatta daha öncesi folik asit sevdasıyla başlıyor  zaten yok neymiş nöral tüp defektini önlermiş. Sonra doğar mı sana cin gibi bebeler, uyumaz, o yeni doğan bebek haliyle seni sorgular, bin bir türlü oyunla seni ters köşe yatırır.

Sonra gelir efenim flaş kartlar, yok şarkılı oyuncaklar, baby Einsteinler, baby Mozart CD’leri, beş duyuya hitap eden oyuncaklar bi sürü ince ince düşünülmüş şey. Mini mini yaşlarda hummalı bir çalışmalar. Kas motor gelişimi, ince motor kaslar, yine karakterli kül yutmaz terrible two’lar horrible three’ler.

Arkadaşım bütün bu ‘aman çocuğum uyanık olsun, akıllı zeki olsun’ çalışmalarının sonunda altıncı yaşta geldiğimiz nokta şudur ki: Anacım bu çocuklar çıktıkları deliği bile beğenmiyorlar, cinlikte son noktadalar, laf yetiştirme al bi o kadar, hareket kapasitesi Duracell tavşanı ile kafa kafaya.

Ya diyorum acaba bizde annelerimiz gibi çocuklarımızı oluruna mı bıraksaydık, hem Montessori mi vardı eskiden? Hum?

Şimdi buraya kadar okumuş sevgili okur beni tanıyorsan birazcık anlamışsındır zaten metindeki hafif alaycılığı, hem bende öyle tarlada yetişen karpuz gibi çocuğu kendi haline bırakacak tip var mı?

Pedagojik anlamda feci donanımlı olmasam da kendi çapımda bi bildiklerim elbet benim de var:)

Folik Asit kullanımıyla da bi alıp veremediğim yok komik anekdot olsun diye kullandım.

Ancak bugün altı yaşında oğlum sabah bir saat cimlastik üzerine bugün beraber oynamamızı istediği tonlarca oyun sonrasında (1 saatte bahçeye çıkıp top oynadı ha) hala yatmadan önce son kalan enerjisiyle beni soru yağmuruna tutunca, kendi kendime bi sorayım dedim acaba bebekliğinde uyanık bişi olsun diye kantarın ayarını mı kaçırdım ne?

Hepsi şaka! Şimdi klasik her zaman yanında bir tutam suçluluk duygusuyla dolanan canlı türü ‘anne kişisi’ olarak direk şu cümle ile bağlıyorum: Aman canım sağlıklı olsun da koşsun oynasın, sorsun sorgulasın, beni zorlasın :)

Hemde uzun süredir yazmadığım gibi daha da uzun süredir böyle dırdırcı anne tonunda yazmadığımı da farkettim, bu açığımı da hemen kapatmak istedim.

Ay umarım bundan sonra daha sık yazarım.

Dua edin, gaz verin, çiçek yollayın hahahaha

Hepinizi öptüm

İ.


19.000 Adım

Posted on

couple,cute,shoes,vintage,wedding-faf301778a075dcebd5d83e82c6415a6_h

Biz bugün David’le 19 Mayıs tatilimizi sorumluluk sahibi ebeveynler olarak veliahtımızın 5.doğumgününü organize etmeye adadık.

Bu uğurda toplam (yaklaşık olarak tabii ki) 19.000 adım attık (tek tek saymadık, akıllı telefon uygulamaları saolsun bi akıllı bi akıllılar)

Bunca adım boyunca neler neler olmadı ki, güne 7.30′da çocuğu okula bırakmakla başlarsan (hem de tatil gününde, ayın annesi ödülümü istiyorum) o gün dinamik bir şekilde akaar gider.

Her neyse ne mi oldu o adımlar boyunca? Önce Eminönü’nde güzel bir kahvaltı (aç ayı ne yapmaz?) , sonra benim bayıla bayıla David’in ise oflaya puflaya (atalarımızın erkek olanları savaşçı kadın olanları ise toplayıcıydı değil mi? Ha şunu bilelim de..) gezdiği birbirinden alengirli dolambaçlı sokaklara girdik. Başta tabii ki fikir ayrılığına düştük, ne gerek var buna? -sen anlamazssın! -yok, canııımmm vs vs gibi klasik evli çift vırvırlanmalarından sonra orta yolu ve en tatlı doğumgünü/diş buğdayı/ kına/ adım bıdı bıdısı gibi lokal adetlerin organizasyonları için malzeme tahsis eden, içimize sinen bir dükkan bulduk.

Biz kesinlikle ‘temalı’ ‘konseptli’ bir şeyler düşünmeyen tipler olarak ‘Frozen’ temalı doğumgünü partilerine asortik karton bardak/tabak/balon/ıvır zıvırı arayan umutsuz kız annelerinin hali içimizi biraz burkmadı değil :) - Hepimiz prenses Elsa’yız hatta bazen Anna’yız ama bence en sevimli karakter Olaf:)-

Neyyyysee geçen gece harıl harıl yapılışını öğrendiğim, artık yurdumda da pek moda olan ‘pinada/pinyada’danın hazır yapılmışını bulunca (hem de sopasıyla beraber 20 tl) hemen sattım yaratıcı anne triplerimi hemen hazıra kondum, hiç acımam:)

Neyse pinyada’yı almak iyi hoşta içini de doldurmak gerek! Incık pıncık, kız ve erkek çocuklarının ilgisini çekebilecek ne varsa doldurdum. Tam benlik bir iş:)

Neyse kuzu kuzu ebeveynlik ödevlerimizi yerine getirdikten sonra dedik madem kırk yılda bir başbaşa vaktimiz var o zaman eski nahoş günlerimizdeki gibi etkinlikler yapalım: Mesela tavla oynamak gibi!!!!

Filibe Köftecisi’ne gitmek oradan da tatlıyı Hafız Musafa’nın Sirkeci manzaralı dükkanında yemek gibi…

Tatlı bir rüzgar vardı bugün şehirde, vapur sesleri yine uzaktan huzur veriyordu, semtteki eski binalar geçmişe bağımızı hatırlatırken, civcivli kalabalık yavaştan artmaktaydı.

Her seferinde olduğu gibi yine hayran hayran dolaşan turistlere bakıp ‘Hıh ben burda yaşıyorum’ gibi anlamsız gururlanmalara girdim (sana da oluyor mu? itiraf et bak burda biz bizeyiz:) ).

Herşey çok güzeldi

Ve ben yeniden şunu daha iyi anladım ki ebeveynlik bir çiftin başına gelebilcek en güzel duygu iken arada ebeveynlikten çıkıp felekten bir gün çalabilmekte muhteşem bir duygu.Eskiden hani o gennniişşş zamanlarında ilişkinin olduğu gibi.

Ebeveynlik uzun vadede didişme getiriyor, bir yüzgöz olma hali, bir laçkalık. Ama aynı zamanda muhteşem bir ekip ruhu ve incir çekirdeğini doldurmayacak tartışmalar dışında muhteşem bir güven hissi. Ve ebevyn olup kaçamak yapınca yeniden bakıyorsun bir zamanlar karşında otururken daha genç, toy olan adama. Evet zaman bizi olgunlaştırdı, bazen hırpaladı, sorguya çekti, güldürdü, çalışmadığımız yerden sordu ama yine de işte orda bir yerlerde, bir espride, bir gözlemde, bir hassasiyette, bir dikkatsizlikte o ‘tanıdık’ hissi yakalamak benim için hayatta önemli. Kökler sağlam olmalı. Hayat kötü günler göstermesin, tükürdüğümü yalatmasın ama sanırım koca beş yıllık ebeveynlik kariyerimizin sonunda bir nevi oturttuk bu işi, içimize sindiği gibi, eksik ve yanlışlarıyla bence  eğlenceli birer anne ve babayız nev-i şahıslarına münhasır.

Cuma günü Emre’nin beşinci doğumgünü. Alışılageldiği gibi bir doğumgünü yazısı yazacağım ona, kelimeler, cümleler dönüp duruyor aklımda…

Doğumgünü partisi bahane bugün şahaneydi.

P.S: Marmara Forum’daki bütün çocuk kıyafeti satan mağazaları tek tek dolaşıp oğlumun yıl sonu piyesindeki ‘geyik’ (hayvan olan) rolü için kahverengi tayt ve tişört arayıp sonunda açık kahve bir tişörtle, kahverengi bir binici dar pantalonu alma hüsranımı anlatmıyorum zira yıl sonunda çocuklardan kahverengi kıyafet istemeyin sevgili anaokulu öğretmenleri, kahverengi çocuk rengi değilmiş çoğu mağazadan aldığım cevap bu:) Hem bi sürü renk var di mi?

Öptüm hepinizi.

Sorumluluklarının bilincinde olan anne idilet.


5ml

Posted on

AskDrFirst1-1

5ml eder 1 ölçek.

Sabah-akşam 1 ölçek.

12 saatte 1 ölçek.

38.2 derece yok bekleyelim biraz, 38.5 azcık daha bekleyelim. 38.7, 39.0, 39.2, 39.5555 aaaaaaa

En son ne vermiştik? İbufen. Saaat kaçta? 2 buçuk saat oldu. Hadi ya ne çabuk çıkmış.

İbufen-Calpol-İbufen-Calpol-İbufen-Calpol

Elektronik thermometre 3.elim oldu sanırım. Dıııııtttttt-dıt. O yeşil ışık yanıp sönerken geçerken ki 10 saniyede aklından geçenler.

Gecenin bir yarısı, her bir buçuk saatte bir alarm kurarak uyanmak, bazen alarmı kurmayı unutarak bayılmak sonra çocuğun innemeleriyle, ‘anneee su su su’ demeleriyle kendine gelmek ve elektronik arkadaşıma sarılmak.

Gecenin bir yarısı kendini yalvarırken bulmak.

Bütün bunlar olurken kendini çocuğa antibiyotik verdiği için suçlamak saçma bir şekilde hahahaha

Neyse 6 iğne sonunda ateş kontrol altında, ufaklık kendine geldi.

Çok hasta olduğu her dönemde kendime dediğime dediğim gibi :’Salak İdil bir daha, çok hareketli bu çocuk ay iki dakika durmuyor, öğlen uykusu da yok falan filan gibi söylenirsen fena yaparım seni’ diyorum baygın baygın kanepede yatan çocuğuma bakarak.

Gecenin 4′ünde ateş 39.7′e çıkıp Emre’de üç kere üstüste verdiğim ibufen’i suratıma püskürtüp, katılırcasına ağlayıp, zangır zangır titrerken kendini kaybeden, ‘hadi kalk Acil’e gidiyoruz’ dediğimde bana ‘saçmalama İdil sakin ol kendine gel’ diyen kocayı boğazlamak isteyen de benim evet.

Bütün bunların hepsi bu seferlik bitti. Yani o yüzden böyle arkama bakıp kendimle dalga falan geçiyorum. Yok yok ben rahat falan değilim Emre hasta olunca, hele ateşi çıkınca yüksek yüksek derecelere.

Yok o geçen gün sosyal medyada epeycene dönen türk annesi-alman annesi karşılaştırmalı makaledeki türk annesiyim. Kabul ediyorum ben bir drama queen’im o hasta oluca. Dermansız dert göstermesin hayat bize ama ben sanırım bayağı bir Bayan Endişeli’yim.

Ben böyleyim yapcak bişi yok, neyse ki babalar birazcık daha geniş yoksa iki histerik bir hasta çocuk ile ne yapardık?

Peki sizde böyle endişeli, histerik, arabesk hallere bürünüyor musunuz ufaklığınız hasta olunca?

Yok eğer serinkanlı bir insansanız bana da anlatır mısınız kendinizi nasıl telkin ediyorsunuz?

Öptüm.

İ.


Ketum

Posted on

images

-Günün nasıl geçti oğlum?

-Söylemem, dilimi kaybettim.

-Bugün naptınız okulda Emre?

-Sır, söylemem.

-Annecim. okulda neler yaptınız?

-Çok soru soruyorsun anne, kafam patlıcak!

Bu ve bunun gibi monologlar yaşıyoruz Emre ile, bazen yaptığı işten kafasını kaldırıp cevap vermediği bile oluyor.

Biz kadınlar hep yakınırız erkeklerin ketumluğundan değil mi? Yani tamam biz kadınlar kadar kendilerini sözel olarak ifade etmeye bayılmasalar da… yine birazcık konuşabilmek isteriz…

Geçen haftasonu ilk defa 20 (yaklaşık) çocuk ve onların çoğunlukla tanımadığım ebeveynleriyle birlikte bir doğumgünü partisine katıldım. Sıkıntıdan patlamamak için animatörlerin çocukları çoşturan çılgın müziklerine işaret parmağımla eşlik ederken limonata bardağımla tıp tıp tıp bir sürü ‘sosyolojik’ gözlemler yaptım. (üniversitede okuduğum bölüm sıkıntı anlarımda işime yarıyor hahaha)

Öncelikle belirteyim şu kadın ve erkeklerin fıtratları hikayeleri benim canımı sıkar, hayatı bu şekilde yorumlamak çok dar bir bakış açısı ancaaaaaaakkkkk şöyle birşey farkettim : Kız çocukları ve erkek çocukları harbiden de farklı.

Kız çocukları herşeyi anlatıyorlar annelerine (kendi yaş grumuzdan bahsediyorum 4-5 arası), yani tamam her kız çocuğu değil ama Emre’nin sınıfındaki kızların annelerinden bir tanesi benim oğlumla başka bir kızın arasındaki minik çaplı kavgadan haberdardı, çünkü kendi kızı bahsetmişti ona bundan :)

Ya dedim bu oğlanlar taaaaaa başından beri ketumlar demek ki, hiçbirşey anlatmıyor anacım, çok arada gece yatmadan önce ki beş on dk.lık hikaye, azıcık günü yorumlama seanslarımızda yorgunluk ve uyku sersemliğiyle kaçırıyor birkaç birşey onun dışında ağzından laf alabilene aşkolsun.

Bu oğlan çocukları konuşarak atamadıkları bu enerjiyi lego’larla dertleşerek falan atıyorlar sanırım, duygularını süperkahramanların güçlü duruşlarında sıkı sıkı saklıyorlar sanırım onlarla özdeşerek:)

Bu kadar enerjik ve sürekli hareket halinde olmalarının sebebi duygusal ketumlukları mı aceba? Kızlar öyle mi bıcır bıcır anlatıyorlar da anlatıyorlar, şarkılar türküler, oyunlar evcilikler, bin türlü cimcimelikler. (tamam kesin çok ketum kız çocukları da eminim vardır)

Sizde durumlar nasıl burayı okuyan erkek anaları? Sizinkiler de muhabbet kuşu mu yoksa benimkisi gibi devekuşu mu, kafasını kuma gömenlerden?

Neyse minnoş oğlumu, bu iç dünyasını ‘özenle’ annesinin meraklı gözlerine ve kulaklarına kapatan oğlumu tatlı yanaklarından öpüyorum ve kendisine selamlarımı sunuyorum çünkü dün öğretmeniyle konuştum ve okulla ilgili herşeyi öğrendim hihihihihihi :)

P.S: Burayı okuyan küçük ama sağlam bir kitle var, mailleriniz, yorumlarınız inanılmaz motive edici. Hepinize ayrı birer teşekkür ve binlerce öpücük, söz daha sık yazmaya çalışacağım:)

i.


Siyah Süt

Posted on

index

Bu kitabı ilk okuduğumda bana hiçbir şey ifade etmemişti, çocuk mocuk falan gündemimde değildi, sadece Elif Şafak’ı yazar olarak seviyordum bu da yeni kitabıydı e bana da okumak düşerdi. Yüksek görev bilincimle okudum bende, hiçbir şey anlamayarak.

Sonra geçenlerde yeniden aklıma düştü, hadi dedim nerdeyse beş yıldır annesin dön bi bir daha oku. Yaptım; okudum. Hemen bir empati kurdum çünkü bende annelik tüneline girmiştim çoktan hatta hamilelik, lohusalık falan nasıldı unutmaya bile başlamıştım. Eskiden ilk doğum yaptığım zamanlarda kıdemli annelerle konuştuğumda bazılarının bütün detayları hatırlamaması bana garip gelirdi, nasıl hatırlanmazdı ki? Nasıl unutulur ya da silikleşirdi ki böyle hatıralar?? Ama zaman denilen şey alıp götürüyor çoğu hatırayı sonra sadece tatlı (ya da tatsız) bir his kalıyor bu hatıralardan, bazen beynimiz bizi yanıltıyor, olumlu hatırlamamız için olumsuzlukları siliyor. Ağır bir ‘kendini kandırma’ durumu yoksa bence sorun yok herşeyi bütün canlılığıyla hatırlamamız akıl sağlığımız için hayırlı.

Neyse ne diyecektim, annelik diyordum. Düşündüm kitaptan sonra ben nasıl çocuk yapmaya karar verdim? Hamilelik nasıl geçti? Lohusa dönemi? Sanırım genelde bilanço pozitifti. Ağır bir doğum sonrası depresyonu geçirmedim, hafif bir baby blues diyebiliriz. Ama doğum sonrası depresyonu denilen şeyin nasıl bizi ele geçirebileceğini biliyorum, o diyarlara gitmemiş olsam da ufukta o ülkenin olabileceği sınırlar olduğunu her anne gibi ben de idrak ettim.

Bütün bu sıkıntıların sebebi yorgunluk ve uykusuzluk tabii ki. Sonra bir de değişen bir ‘ben’ var. İnsan ilk başlarda aslında giden çocukluğuna üzülüyor bence, anne olunca artık idrak ediyorsun sorumluğun büyük bölümü senin üzerinde (yardımcı babalara selam olsun), emziriyorsun bir kere (ki muhteşem birşey eğer sorunsuz bir şekilde gerçekleştirebilirsen), işte hormonlar adamı ayakta tutuyor ben kendimi buna inandırdım, belki de yer yer kandırdım. Bence yeni annenin depresyonu engellemek için yapması gereken en mühim şey yardımı kabullenmesi, ancaaakkkk eğer yardım gelen yer sıkıntı yaratıyorsa bunu annesiyle/kayınvalidesiyle açık açık konuşması (bak annecim acemiyim biliyorum ama öğreneceğim benimle konuşurken kızın gibi azarlama laflarını iki kere duy ben yeni doğum yaptım çook hassasım).

Bebek denilen muhteşem yaratık aşırı talepkar birşey ve hayatının başında kendini (malesef) sadece ağlayarak ifade edebiliyor ve bu ağlama sesi ambulans sesi ile aynı etkiyi yaratabiliyor bir noktadan sonra. İşte bu noktada bence genç anneciğin kendini birazcıkta olsa dışarı atabilmesi gerekiyor, nefes alması, sakinleşmesi.

Ben doğumdan hemen sonra süratli bir şekilde ‘hiç birşey olmamış’ gibi bir kadına dönüşeleceğine inanmıyorum bana gerçekçi gelmiyor ancak bazı kadınlar bunu becerebiliyor. Bazıları ise bunu hemencecik yapamamanın üzüntüsünü yaşıyor. Dengeden ve yavaşlıktan yanayım. Bence kendini her zaman aklının bir yerinde tutarak ve o ‘ben’ için küçük şeyler yaparak bebek bakımına yoğunlaşırsak aslında annecik daha az isyan ediyor. Yani ne tam bağımsızlık ne de koşulsuz bağlılık. Ama insan bazen boğuluyor o ‘ben’i hiç bulamayacalmş gibi oluyor ama buluyor, inanın bana :)

Benim üç yılımı aldı ama bunu daha hızlı halleden anneler tabii ki var, üçüncü yılın sonunda kendimi şişko sevmediğimi itiraf ettim ve harekete geçtim. Anneler kendinizi unutmayın, fiziksel özellikler beni ilgilendirmez demeyin insan içten içe buhranlarda aslında toparlanmaya çalışmazssa, ucunu bırakıyorsun kaçıyor, gidiyor…

Ha bir de kitapta yazarın doğum sonrası depresyonu esnasında en çok canını sıkan ‘bir daha eskisi gibi yazamayacağım’ sorunu var benim böyle bir sorunum olmadı yazar değilim zira, ancak uzun süren doğum iznim esnasında gri nöronlarımı kaybetmekten korktuğum anlar oldu, bu blog benim dünyaya açılan pencerem oldu. Acayip bir okuyucu sayım yoktu hala da çok değil ama burası benim için bir oda, kendime ait bir oda. Yazım yanlışlarına, anlatım bozukluklarına rağmen kendimi ifade ettiğim bir alan. İçinizdeki güzel bahçenizi hiç kapatmayın güzel anne adayları, kendinize sadece bir süre ara vereceksiniz sonrasında herşey kendiliğinden olmayacak belki (zaten çocuksuz olsan da kendiliğnden olmaz ki hiçbirşey ) artık kendinizi gerçekleştirmek, sosyalleşmek, yolculuk yapmak,yaratmak, okumak için daha düzenli olmanız gerekecek, ama imkansız diye birşey yok, ümitsizlik yok.

Dört buçuk yılın sonunda kendime güveniyorum anneliğime güveniyorum çünkü benim izlerimi taşıyor, mükemmel değilim ama kendim gibiyim, çocuğumda yavaş yavaş görüyorum anneliğimi (ve bu çok motive edici birşey en azından benim için ama sadece ben yok babasını, ananesini, okulunu da görüyorum)  ve kitaplarda yazılan muhteşem taktikleri uygulamamış, baby einstein cd’lerini dinletmemiş olsam da, montessoriyle aşırı haşır neşir olmamama rağmen içim rahat çocuğum sağlıklı ve mutlu gözküyor. Yani merak etmeyin anneliği ciddiye alın ama gözünüzde büyütmeyin. Kişisel zamanları yaratamıyorsanız aslında sorumlusu o minik bebek/çocuk değil (yani yüzdeyüz olmasa da tamam kabul sorumluluğun yüzde elliden fazlası onun:) ), ama çuvaldızı kendimize de batırmalıyız ve yeni kimliğimizle barışmalıyız ve yaratıcı yaşamalıyız.

Çok derin mevzular epeycene, bana konuşması kolay tabii çocuk kısmen büyüdü, yadsıyamayacağım bir anane desteği var ama yine de kolay mı oldu? Hiçte kolay olmadı. Arşivleri açıp okusun merak edenler, dırdırcı ve özgürlüğüne aşırı düşkün bir bencilimdir ama demek ki bir da anaç bir kadın varmış benden içeri, insan yaşamadan öğrenemiyor :)

Bir de şunu hiçbir zaman unutmam ben ne kadar Emre’yi büyüttüysem o da beni büyüttü. Tünelin sonu aydınlık sevgili tazecik anneler dörtten sonra herşey ‘kısmen’ daha kolay hahahahaha.

Annelik eğlenceli be, deliler gibi bağırıyoruz arada, sonra bağırdığımız için zırırl zırıl ağlıyoruz, gülüyoruz, onlarla saçma sapan oyunlar oynuyoruz, yerlerde yuvarlanıyoruz, isyan ediyoruz, şükrediyoruz, roller coaster misali bir çıkıyoruz bir iniyoruz.

Uzun lafın kısası anneler Kara Sütü çocuktan önce okuduysanız bir de sonrasında okuyun bence güzel.

Hepinizi çok öptüm lodoslu lodoslu

i.


Sümkürmek

Posted on

imagesLL3PO1JQ

İğrendiniz di mi?

Ne yani şimdi bu havayi’de kendini güncellemiyor, güncellemiyor, haftalardan sonra sümük mümük koyuyor başlığa. İğrenme kardeşim iğrenme, sümük, kaka, çiş, kusmuk bütün bunlar artık hayatımızın büyük bir parçası değil mi ebeveyn olarak??

Hasretle beklenilen mevsim geldi çattı, okullar başladı, arkadaşlar buluştu ve hemen şirin mikroplarını paylaşmaya başladılar. Bugünlerde çevremdeki anneler (babalarda var) muhabbetimiz şöyle: (isimler atmasyondur) Elif nasıl? Ya ateşlendi bu hafta sonu!! Bulut ne alemde? Burnu akıyor! Nefes alamadığı için gece çok kötü uyuyor… Ya da Kerem öksürmeye başladı, Sinem çok mızmız, Didem ishal oldu, İrem kustu sanırım virüs varmış salgın varmış, Beta virüsü, el ayak virüsü, virüsü de virüsü…

Ama bu sene farkettim ki geçen senelerdeki gibi içim daralmıyor, samimiyim daralmıyor, hasta olacaksa olacak napalım gibi ruh halim. Sanırım olgunlaşıyorum türk anası olarak…

Oysa ki koca bir yaz hiç hastalıklardan bahsetmeden geçti maşallah, geldik yine bir okul ve hastalık döneminin başlangıcına. Ekim ayı Kasım ayı Aralık bizde genelde bronşitli geçer, bakalım bu sene nasıl olacak?

Ancak bugün buraya yazmamın ayrı bir sebebi var minik Emre şu kısa ömrü hayatında ilk defa adam gibi sümkürdü bugün (evet bir haftadır sabahları hırıltılı ve tabii ki geniz akıntısı var ama ben genişim), sümkürmeyi keşfetmesinin önemli olduğunu düşünüyorum en azından hastalık süresini kısaltacağından ümitliyim, vücudundan atabilecek pis mikropları…

Sümkürmeyi başardı ancak mendil kullanmakta biraz sıkıntımız var, iğrenç biliyorum ama sümkürünce burnundan bişeylerin akması onu acayip mutlu ediyor ve koşarak çadırına saklanıyor (sümüklerini bie oraya saklıyor çocukcağız). Anne olunca artan muhabbet alanlarımın genişliği beni de alıyor benden kimi zaman ama ey cool arkadaşlarım sizlerde küçükken bu yollardan geçtiniz, kustunuz, kakanızı çişinizi kaçırdınız, sümkürdünüz (aranızda sümüğünü yiyenler olduğuna da eminim:) ) Böyle yavrucuklarım; insan evladı hakkaten zor büyüyor…

Ya işte böyle, havalarda berbatlaştı, günlerde kısalacak yakında bence daha sık yazarım buraya, en azından bana öyle geliyor.

Güneşe hasret kalacağımız günler yaklaşıyor, hazır mısınız?


İlk Anaokulu Yılı

Posted on

 

elmerpsEmre

Öncelikle şunu söyleyeyim, seninle gurur duyuyorum.

Hayır bunun için özel birşey yapmadın, en güzel resmi sen çizmedin, yıl sonu gösterisinde bütün şarkıları ezbere bilip söyleyen çocukta sen değildin hayır. O göz önünde olmayı seven, her soruya cevap veren çocukta sen değilsin ıı-ıh.

Fransızcayı hala inatla konuşmuyorsun, birkaç küçük cümle ve kelimeler haricinde. Anlasanda konuşmuyorsun.

Sen bir pasif direnişçisin ben bunu anladım bu sene. Tepinen inatçılardan değilsin, içten içe inatçısın.

Ben bu sene veli olmak ne demek duygusunu hafiften hissettim, seni başka birşekilde tanımaya başladım.

Anaokulu da olsa, sınıf ortamında nasılsın, öğrendiklerin neler, ortaya koydukların neler bunlar hakkında ufacık bir fikir sahibi oldum.

Bir çocuğun evde farklı sınıf ortamında farklı olabileceğini inceden farkettim.

Endişeli bir kişilik olarak başta biraz korktum bu fransızcaya olan inadın yüzünden ama sonra başardığın şeylere odaklandım, alfabenin harflerine karşı bir ilgin var mesela, kitap okumaktan keyif alan bir yetişkin olmanı o kadar ümit ediyorum ki:)

Sonra şarkı türkü senin olayın değil, atılgan bir tip değilsin belli sınıf ortamında ama sessizce arkada dinleyensin, kendinden tam emin olmadan ön plana koymuyorsun kendini. Biraz hayalkeşmişssin, bi cevabın olmayınca havalara bakıp duymuyormuş gibi yapıyormuşssun. Maymun seni:)

Okulda sayı saymayıp evde saysanda, evde resime dair hiçbirşey yapmayıp karalamalarla bana karalar bağlatsanda okuldan gelen çalışmalarda beni-david’i ve kendini çöp/patates adamlarla çizmeni seviyorum. Öğretmenine itaat ederken bana etmemene de eyvallah.

Kreşe giderken akşamüstü seni almaya bayılıyordum ya, bu sene sabahın köründe seni o yokuşu sürükleye sürükleye çıkartmamıza rağmen bu ilk anaokul senesini kazasız belasız atlatmamıza da sevindim. Sabah seni sınıfına bırakıp, minik öpücüğünü alıp kendi okuluma koşmayı da sevdim. Bir tek şu kahvaltı işi beni biraz zorluyor açıkçası. Onun dışında keyifler gıcır.

İsminin harflerini parktaki bankların üzerindeki ‘Bahçelievler Belediyesi’ yazısında tanımaya başlayıp beni dumur ettiğin günden beri bende daha da dank etti senin inanılmaz bir hızla büyüdüğün.

Kulağına birşey söyleyeyim mi? Gel gel yaklaş!! : ‘Seni çok seviyorum!!! ‘

Minik adamım sen ne ara büyüdün sahiden?

Annen

P.S: Dön blogunun arşivini oku diyenleriniz olursa, evet sanırım arada sırada yapmalıyım zira insan unutuyor:)


İtiraf

Posted on

71+PuoQMb5L._UL1423_

Bu akşamüstü o kadar keyifliydim ki,

düşünün havuza gitmişim yüzmüşüm, ordan çıkıp pizza-bira yapmışım arkadaşlarla sanki çoookkk özgür bir insanmışım gibi, sanki evde çocuk mocuk yokmuş gibi ettim mi saati 19.30.

Sıcak hava ama işte gece düşmeden önceki gün batımı da almış harareti biraz, dolmuş sırasına gidiyorum beş dakikada çevre dolmuşu geliyor, trafik yok 20 dk. da varıyorum.

Radyoda da hep sevdiğim şarkılar falan filan derken, bu sıradan çarşamba gününde keyifler gıcır anlayacağınız.

Peki napıyorum bu nayhoş ruh haliyle?

Durakta indiğim yerdeki avm’ye gidiyorum Birkenstock mağazasına bir göz atayım diyorum, bizim ufaklığa doğumgününden beri hediye yazlık ayakkabı arıyorum ya (çok yoğun bir araştırma olduğu söylenemez)

İşte efendim bu öğlen saati ayran içmişte içigeçmiş ruh halimle mağazanın vitrininde bu spiderman’li terlikleri görüyorum.

‘Ay diyorum, kesin çok mutlu olur!’

O esnada prensipli anne beyin filtrelerim anında kayboluyor ve evladıma saf mutluluğu yaşatmaya karar veriyorum.

Kahrolsun tüketim toplumu benim gibi spiderman kusmakta olan bir anneye de bunu yaptın ya!!

Tamam kabul ediyorum bugün sen benim prensiplerimden daha ağır bastın!!!

Ha birde yarın sabah Emroş bunları görünce delirecek!!!

Vallahi ben yapmadım İnci, Miki yaptı!


Çocukluklar-Enfantillages

Posted on

christmas-clip-art

Seni neden çoookk sevdiğimi açıklayamam. Bunun sebebi zaten ortada, sen benim oğlumsun, seni ben dünyaya getirdim(tabii ki babandan da ufak bi yardım aldım :) ), dokuz ay karnımda büyüttüm, sonra dışarda büyüttüm (bu noktada da çok yardımı dokunur sağolsun) falan filan. O büyülü bağ kendiliğinden kuruluverdi işte.

Seni neden ve ne kadar çok sevdiğim gün kadar aşikarken seninle neler yapmayı çok sevdiğimi keşfediyorum yeniden.

Aslında bu sorunun cevabı da sen büyüdükçe değişiyor. Evde zorlanıyorum seninle, eve tıkılınca dar geliyor bize buralar, Bulduğum etkinlikler bütün bir günü geçirmeye yetmiyor… Oysa ki bu aralar tabii ki senin de bu konuda daha başarılı olmanla beraber, seninle boya yapmayı sevdiğimi keşfettim…

Ama en sevdiğim şey artık kesinlikle sokaklara çıkmak seninle, itiraf ediyorum eskiden bu kadar kolay göze alamıyordum dışarda seninle yalnız zaman geçirmeyi ancak artık yavaştan minik bir kavalyeye dönüşüyorsun benim için ve ben buna ba-yı-lı-yo-rum!!!

Seninle gezmeyi tozmayı, durup dinlenmeyi, insanlarla buluşmayı seviyorum. Sende seviyorsun. Sana aşılamak istediğim şeylerden biri de sokak aşkı ve insan aşkı ve bir de kitap aşkı var. Sen böyle bir ailenin çocuğusun, doğduğundan beri fırıl fırıl dolanan, arkadaşlarından kopmamaya çalışan iki insanın evladısın.

Bu hafta sonu baba çalıştığı için beraberdik ve yağmur yağmıyordu, verdik kendimizi sokaklara. Bugün deniz otobüslerine bile bindik, geç kalmamak için koştuk, koltuğumuza oturup soluklandık… Sokakta yürürken o minik elini elimin içinde tutmak ve o minik ele bütün sevgimi aktarmak.

Çok seviyorum lan seni öyle böyle değil, ben hep senin annen olacağım, sana kurallar koyacağım senin iyiliğin için o kuralların uygulanmasına çok özen göstereceğim ama bazen görmezlikten  geleceğim bazı ‘kuraldışı’ hareketleri. Sen bileceksin benim hep diğerlerinden birazcık daha kuralcı olduğumu ama yine de çok eğleniyoruz bence beraber, iyi vakit geçiriyoruz yani.

Seninle en yorucu ama aynı zaman da en güzel olan senin sadece ‘anı’ yaşıyor olman. Ne geçmişin ah ları vahları ne de geleceğin acabaları. Sen bir çocuksun ve bu kavramlar yok sende, şimdiki zamanda hep geniş zamandasın. Bende seninle beraber kah 4, kah 32, bazen 75, bir sürü değişik yaştayım…

Neşemiz daim olsun, ömrümüz sevdiklerimizin ve keyifli günlerin hasretinden uzak geçsin.

Spiderman’ı bile seviyorum bugün. Yaşasın bahar!!!

Pazartesi senden kim korkar?


‘Anne, Kızgın Gördüm Seni?’

Posted on

1497897934

Çocuklarımız bizim duygu dünyamızdan etkileniyorlar bunu hepimiz kafamızın bir yerinde biliyoruz. Bunun için bazen tutum ve davranışlarımıza dikkat ediyoruz, bazen de çileden çıkmış oluyoruz ve kabak çocuğun başına patlıyor.

Neyse nerden geldim buraya?

Dün Emre ile top oynarken okulun bahçesinde bir anda diğer bütün insanların önünde dan diye yere yapıştım, ayağım kaydı, düştüm. Bir süre yerde oturdum başıma geleni algılamak için, işte insanlar yardıma geldi, buz getirdiler, gittim banka oturdum. Saçma sapan kolumu ovuturup, aval aval bakarken Emre bana dedi ki ‘Anne kızgın görünüyorsun’, bende ona dedim ki ‘Yoo kızgın değilim, canım acıyor’. İşte o anda bir aydınlanma anı  yaşadım.

Çocuklar bizim dile getirmediğimiz duyguları ayna gibi yüzümüze tutabiliyorlar bundan daha da önemlisi bu dile gelmeyen ama vücut diline yansıyan duygusal tepkiyi şıp diye analiz ediyorlar. Emre’nin orada farkettiği kızgınlık hali doğruydu, ben kendime kızmaktaydım koskoca kadın o kadar insanın içinde düşüp kendini gülünç duruma düşürür diye…

Bunu neden anlatıyorum çünkü okumaya halen devam ettiğim pedagojik kitapta bu konuyla ilgili bir bölümü okudum ve paylaşayım dedim. Konu başlığı : Ebeveynler sinirlenince…

Hepimize oluyor, sosyal medyada paylaşılan aşk dolu anne-bebek, anne-çocuk, anne-baba-çocuk, anne-baba-bebek vs. gibi mutluluk dolu fotoğraflardaki karelerin aksine bağzı günler o fotoğraftaki anne ya da baba ya da anne-baba gergin, mutsuz, sinirli, yorgun falan olabiliyorlar ve o mutluluk tablosu annenin ya da babanın çocuğuna bağırdığı hatta bazen onu hafifçe sarstığı anlamsız tablolara dönüşebiliyor…

Olabiliyor bunlar, okuduğum kitapta ebeveynlerin sinirlerini çocuklarından saklama çabalarının çokta sağlıklı olmadığını söylüyor, bir anne ya da baba her zaman formda ve aşırı sabırlı hatta süper pedagojik yaklaşamayabilir çocuğuna. Peki bu durumda ne yapmalıdır? Nasıl davranmalıdır?

Bizim ruh halimiz düşük bir enerjideyken çocuğumuzun ‘çocuklukları’ bize batar ve bardak taşar biz onu yüksek tonda azarlarız…

Kendimizi bu hareketimizden dolayı suçlu hissederiz hemen akabinde…Ben eğer bu aşırı tatsız durumun benim tahammülsüzlüğümden kaynaklandığını anlarsam hemen Emre’den özür diliyorum ve ona neden sinirlendiğimi anlatıyorum.

Yazarda böyle bir tavsiye de bulunuyor hatta ilginç bir ‘durum örneğiyle’ konuyu bize anlatıyor…

Kendisini aynen çeviriyorum (yazarın adı İsabelle Filliozat kitabın adı ‘Au coeur des émotions de l’enfant)

‘Diyelim ki çocuğunuza karşı çok sinirlisiniz, sizi zıvanadan çıkardı, size karşı davranışını düzeltmesini istiyorsunuz, vereceğiniz tepkinin onu bilincini ya da bilinçaltını etkileyeceğini unutmadan onu yargılamadan ona yaşadığınız duyguyu anlatın. Ona karşı sinirlendiyseniz, çocuğunuzun hangi davranışınızın sizi neden ve nasıl etkilediğini anlatın (mesela onun sizden istediği bir yemeği yaptınız ve o da sonra bu yemeği yemedi)

Ben geçen sene mesela anlamsız sinir patlamalarımda bu kadar bilinçli değildim tamam onun benim bütün hislerimi sünger gibi kaptığının farkındaydım ama ondan sözlü bir geri dönüşüm almadığım için bazen umursamayabiliyordum.

Ama artık açıklıyorum, bizzat kendisi beni sinirlendirdiği zaman kriz anı geçtikten sonra onun anladığı bir dilde onunla konuşmaya çalışıyorum. Ona bağırdığım için ondan özür diliyorum  o da bana bir daha yapmayacağı için söz veriyor.

Eğer tahammülsüzlüğümün sebebi başka bir şeyse ve bütün yorgunluğum, sinirim ona patlamışsa bunu da ona açıklamaya çalışıyorum duygularımı saklamadan.

Bu tür hesaplaşma anlarımız genelde günün sonunda yatmadan önce oluyor. Onun da duygularını ifade etmesini öğrenmesini istiyorum, bastırmasın ifade etsin. Gerektiğinde özür dilemeyi öğrensin ve maalesef anne terörüne  (tatlı çileden çıkmalar da diyebiliriz)  maruz kaldığında bunun altında ezilmesin, içselleştirmesin benim gerginliğimi…

Ya dostlar, çocuk dörde yaklaşırken işte hani bazen diyorum ya ‘beni büyüttün Emre, olgunlaştırdın falan’ işte bunu net olarak hissediyorum. Çocuk dünyaya getirmek ve onu düzgün bir birey olarak yetiştirmek ayrı bir bilinç seviyesi gerektiriyor, bu bilinçte hepimizde zamanla oluşuyor. İşte aramızdan benim gibi geveze olanları da bu yaşadığı aydınlanmayı dile getirmeyi seviyor.

Kulak memesi kıvamında bir hamur gibi yumuşacığım, valla bak!

Yeni bir haftaya böyle feylozofik-psikolojik yazıyla başlayın bakalım cimcimeler sizi!!!

Kiss Kiss