Mırıl Mırıl

Posted on
femme-retro-rockmyblog
İçiniz rengarenktir ama resim yapmaya kabiliyetiniz yoktur, yazı yazmak istersiniz cümleleriniz düşük, imlalar hatalı, yazımda her daim bir bozukluk vardır. Kafanız gezgin gerçek hayatınız demirlidir hayatın limanlarına.

Herşey bazen son derece monoton bazen de son derece ilham verici olabilir. Büyük kahramanlıklar, büyük ‘mevkii’lere ulaşmak için yeterli hırsınız, azminiz yoktur. Ama bu demek değildir ki siz yaratıcılıktan uzak azimsiz bir insansınız.

İnsanlardan bazen köşe bucak kaçarken bazen de en ince ses tonu değişikliğinde ruhunu çözmeye çalışırsınız. Bakarsınız bakarsınız bir cerrah soğukkanlığı ile incelersiniz, illaki de anlam vermeye çalışmayarak.

Tek çocuk olarak kendimi hatırladığım en küçük yaşlardan beri sığındığım eğlenceli oyun parkıydı ‘gözlem yapmak’, annemleri sıkıcı arkadaş toplantılarında peçetelere garson hakkında gözlemlerimi yazardım. Kendimi, bildim bileli çok güzel oyaladım. Hala da fena değilimdir. Nadiren sıkılırım, ha taşra hayatı bana göre değil onu biliyorum, uzun süreli değil en azından. Hayat akmıyor orada, doğa dingin, yavaş, insanların hayatı gibi keza.

İnsanlara gelince konuşan insanları severim, konuşmayanları da incelemek bir süre ilginç ama bir yerden sonra sıkıcı.

Toplu taşıma araçlarına bindiğimde, televizyonu açtığımda, kendi çevremden olmayan birileriyle sohbet ettiğimde, sosyal medyada bazen genelde ait olduğum grupların dışına çıkıp baktığımda vs. bakıyorum ve görüyorum ki ben ayrı bi akvaryumun içinde yaşıyorum, çoğumuzun yaptığı gibi… Kendime ait hava baloncuklarım var, kendi baloncuklarımızda buluştuğum arkadaşlarım var, sınırlı küçük, dar bir alanda yaşıyoruz.

Ev temizliği hala ilgimi çekmiyor, bu konu hakkında sohbet açmakta… Yemek yemeyi ve yapmayı seviyorum, bütün tavuğu kaynatıp sonra didikleyi beşamel soslu bezelyeli tavuk graten yapıp suyundan da çorba kotardım mı kendimi ‘kadın kadın gerçek anne ‘ gibi hissediyorum. Kahramanlık duygularım bu boyutta anlaşılsın diye söyledim.
Hayat an’lardan mevcut benim için, toprağı sağlam bitkiler gibi sarıldığım bir ailem var -ki benim için önemli birşey yere sağlam basmak ama yapraklar ah o yapraklar, güneşe sürekli güneşe aç, rüzgarlarla hışırdayan, yağmurlarla ıslanan… Yeşeren, çiçeklenen, meyve veren, sonra sararıp dökülen…
İçim sıkılınca doğaya bakıyorum, çiçeklerin tomurcuklanması sonra da yavaş yavaş çiçeğin, dalın, yaprağın çıkması, filizlenmesi bunlar bana ümit veriyor, hayatımı kurtarmıyor ama nefesimi genişletiyor.
Güneşli günlerin de pozitif bir etkisi var üzerimde cümle alem gibi, ayçiçekleri gibi, bütün doğa gibi güneşe sevdalı ve hasretim mart ayının bu belirsiz günlerinde.
Bir kış çocuğu olarak kış mevsiminin o ‘içine kapanma’ halini de severim ama kısa sürmeli, misafirlik gibi fazla oturmamalı. Nitekim serde bir ketumluk diğer bir yandan da kabak çekirdeği durumları var.
Kendi kafasını ve içini şişirebilen (kolaylıkla) bünyenin panzehiri insanlar, kahkahalar, sohbetler, keşifler, bazen ilmekler, çoğu zaman kitaplar ve müzikler…
Kimi zaman mesafeli gözüksem de içten sızlayan bir insan sevgisi, körü körüne bir inanç ve saçma bir naiflik herkesi kendim gibi sanma halleri.Sonra burası var işte serbestçe atıp tutabileceğim, tutarlı ya da tutarsızca yazabileceğim, küçük bir insan kitlesinin gözlerine, kalbine dokunabildiğim, geveze geveze cümleler kurabildiğim, kendimi ‘özgür’ hissettiğim.

Özgürlük güzel, tatlı bir ilüzyon çünkü hiçbir zaman tam olarak özgür olamadık, olamayacağız da. Alıyım başımı gideyim o şehir senin bu kıta benim kimseye hesap vermeyeyim tarzı ‘özgür kız’ değilim, hiçte olamadım ama kafamın içinde özgürüm, en azından bu ilüzyon benim için değerli. Aklım, kalbim ve merakım kurursa işte o zaman üzgün hissediyorum ben. Peki napıyorum bunun için? Kendi küçük hayatımın küçük ama dev dev insanlarına dokunuyorum, birşeyler yapıyorum, konuşuyorum, espri yapıyorum, birşeyler veriyorum (paha da ağır değil ama), belki de ‘ilgi’ sahip olduğumuz ve bedava paylaşabileceğimiz en verimli kaynağımız. Paylaşmak anları, kelimeleri, şeyleri, kahkahaları, iç çekişleri en güzeli.
Evet uzun lafın kısası içimdeki kendime ait oda/bahçe/bazen kafes/cennet/cehennem vazgeçilmezim. Napıyım sosyal odaklı bir bencilim ben özünde kova kafa olarak.
Hiçbir yerlere koyamayacağım koku/his/varlık/sevgi oğlum ise benim hayatsal şarjım. Onsuz nasıl olurdu bu konuda hiçbir fikrim yok, olmasın da!!!
Böyle ruh halleri sevgili okuyucular kendi kendine mırıldanma, eve yürüyerek ve düşünerek dönmek için yolumu uzatma, sıcak tutan eşarplara burnumu saklayarak, uzun uzun dalarak geçiştirilmeye çalışılınan bir kış yorgunluğu. Hayır, taş taşımadım, borsada da çalışmıyorum, hayat şartlarım da kötü değil ama küçük bir burjuvanın tatlı iç çekişleri olarak alın. Hahaha.
Öperim kalın sağlıcakla, sizde de var mı bir iç çöküş/çekiş halleri???

i.


Siyah Süt

Posted on

index

Bu kitabı ilk okuduğumda bana hiçbir şey ifade etmemişti, çocuk mocuk falan gündemimde değildi, sadece Elif Şafak’ı yazar olarak seviyordum bu da yeni kitabıydı e bana da okumak düşerdi. Yüksek görev bilincimle okudum bende, hiçbir şey anlamayarak.

Sonra geçenlerde yeniden aklıma düştü, hadi dedim nerdeyse beş yıldır annesin dön bi bir daha oku. Yaptım; okudum. Hemen bir empati kurdum çünkü bende annelik tüneline girmiştim çoktan hatta hamilelik, lohusalık falan nasıldı unutmaya bile başlamıştım. Eskiden ilk doğum yaptığım zamanlarda kıdemli annelerle konuştuğumda bazılarının bütün detayları hatırlamaması bana garip gelirdi, nasıl hatırlanmazdı ki? Nasıl unutulur ya da silikleşirdi ki böyle hatıralar?? Ama zaman denilen şey alıp götürüyor çoğu hatırayı sonra sadece tatlı (ya da tatsız) bir his kalıyor bu hatıralardan, bazen beynimiz bizi yanıltıyor, olumlu hatırlamamız için olumsuzlukları siliyor. Ağır bir ‘kendini kandırma’ durumu yoksa bence sorun yok herşeyi bütün canlılığıyla hatırlamamız akıl sağlığımız için hayırlı.

Neyse ne diyecektim, annelik diyordum. Düşündüm kitaptan sonra ben nasıl çocuk yapmaya karar verdim? Hamilelik nasıl geçti? Lohusa dönemi? Sanırım genelde bilanço pozitifti. Ağır bir doğum sonrası depresyonu geçirmedim, hafif bir baby blues diyebiliriz. Ama doğum sonrası depresyonu denilen şeyin nasıl bizi ele geçirebileceğini biliyorum, o diyarlara gitmemiş olsam da ufukta o ülkenin olabileceği sınırlar olduğunu her anne gibi ben de idrak ettim.

Bütün bu sıkıntıların sebebi yorgunluk ve uykusuzluk tabii ki. Sonra bir de değişen bir ‘ben’ var. İnsan ilk başlarda aslında giden çocukluğuna üzülüyor bence, anne olunca artık idrak ediyorsun sorumluğun büyük bölümü senin üzerinde (yardımcı babalara selam olsun), emziriyorsun bir kere (ki muhteşem birşey eğer sorunsuz bir şekilde gerçekleştirebilirsen), işte hormonlar adamı ayakta tutuyor ben kendimi buna inandırdım, belki de yer yer kandırdım. Bence yeni annenin depresyonu engellemek için yapması gereken en mühim şey yardımı kabullenmesi, ancaaakkkk eğer yardım gelen yer sıkıntı yaratıyorsa bunu annesiyle/kayınvalidesiyle açık açık konuşması (bak annecim acemiyim biliyorum ama öğreneceğim benimle konuşurken kızın gibi azarlama laflarını iki kere duy ben yeni doğum yaptım çook hassasım).

Bebek denilen muhteşem yaratık aşırı talepkar birşey ve hayatının başında kendini (malesef) sadece ağlayarak ifade edebiliyor ve bu ağlama sesi ambulans sesi ile aynı etkiyi yaratabiliyor bir noktadan sonra. İşte bu noktada bence genç anneciğin kendini birazcıkta olsa dışarı atabilmesi gerekiyor, nefes alması, sakinleşmesi.

Ben doğumdan hemen sonra süratli bir şekilde ‘hiç birşey olmamış’ gibi bir kadına dönüşeleceğine inanmıyorum bana gerçekçi gelmiyor ancak bazı kadınlar bunu becerebiliyor. Bazıları ise bunu hemencecik yapamamanın üzüntüsünü yaşıyor. Dengeden ve yavaşlıktan yanayım. Bence kendini her zaman aklının bir yerinde tutarak ve o ‘ben’ için küçük şeyler yaparak bebek bakımına yoğunlaşırsak aslında annecik daha az isyan ediyor. Yani ne tam bağımsızlık ne de koşulsuz bağlılık. Ama insan bazen boğuluyor o ‘ben’i hiç bulamayacalmş gibi oluyor ama buluyor, inanın bana 🙂

Benim üç yılımı aldı ama bunu daha hızlı halleden anneler tabii ki var, üçüncü yılın sonunda kendimi şişko sevmediğimi itiraf ettim ve harekete geçtim. Anneler kendinizi unutmayın, fiziksel özellikler beni ilgilendirmez demeyin insan içten içe buhranlarda aslında toparlanmaya çalışmazssa, ucunu bırakıyorsun kaçıyor, gidiyor…

Ha bir de kitapta yazarın doğum sonrası depresyonu esnasında en çok canını sıkan ‘bir daha eskisi gibi yazamayacağım’ sorunu var benim böyle bir sorunum olmadı yazar değilim zira, ancak uzun süren doğum iznim esnasında gri nöronlarımı kaybetmekten korktuğum anlar oldu, bu blog benim dünyaya açılan pencerem oldu. Acayip bir okuyucu sayım yoktu hala da çok değil ama burası benim için bir oda, kendime ait bir oda. Yazım yanlışlarına, anlatım bozukluklarına rağmen kendimi ifade ettiğim bir alan. İçinizdeki güzel bahçenizi hiç kapatmayın güzel anne adayları, kendinize sadece bir süre ara vereceksiniz sonrasında herşey kendiliğinden olmayacak belki (zaten çocuksuz olsan da kendiliğnden olmaz ki hiçbirşey ) artık kendinizi gerçekleştirmek, sosyalleşmek, yolculuk yapmak,yaratmak, okumak için daha düzenli olmanız gerekecek, ama imkansız diye birşey yok, ümitsizlik yok.

Dört buçuk yılın sonunda kendime güveniyorum anneliğime güveniyorum çünkü benim izlerimi taşıyor, mükemmel değilim ama kendim gibiyim, çocuğumda yavaş yavaş görüyorum anneliğimi (ve bu çok motive edici birşey en azından benim için ama sadece ben yok babasını, ananesini, okulunu da görüyorum)  ve kitaplarda yazılan muhteşem taktikleri uygulamamış, baby einstein cd’lerini dinletmemiş olsam da, montessoriyle aşırı haşır neşir olmamama rağmen içim rahat çocuğum sağlıklı ve mutlu gözküyor. Yani merak etmeyin anneliği ciddiye alın ama gözünüzde büyütmeyin. Kişisel zamanları yaratamıyorsanız aslında sorumlusu o minik bebek/çocuk değil (yani yüzdeyüz olmasa da tamam kabul sorumluluğun yüzde elliden fazlası onun:) ), ama çuvaldızı kendimize de batırmalıyız ve yeni kimliğimizle barışmalıyız ve yaratıcı yaşamalıyız.

Çok derin mevzular epeycene, bana konuşması kolay tabii çocuk kısmen büyüdü, yadsıyamayacağım bir anane desteği var ama yine de kolay mı oldu? Hiçte kolay olmadı. Arşivleri açıp okusun merak edenler, dırdırcı ve özgürlüğüne aşırı düşkün bir bencilimdir ama demek ki bir da anaç bir kadın varmış benden içeri, insan yaşamadan öğrenemiyor 🙂

Bir de şunu hiçbir zaman unutmam ben ne kadar Emre’yi büyüttüysem o da beni büyüttü. Tünelin sonu aydınlık sevgili tazecik anneler dörtten sonra herşey ‘kısmen’ daha kolay hahahahaha.

Annelik eğlenceli be, deliler gibi bağırıyoruz arada, sonra bağırdığımız için zırırl zırıl ağlıyoruz, gülüyoruz, onlarla saçma sapan oyunlar oynuyoruz, yerlerde yuvarlanıyoruz, isyan ediyoruz, şükrediyoruz, roller coaster misali bir çıkıyoruz bir iniyoruz.

Uzun lafın kısası anneler Kara Sütü çocuktan önce okuduysanız bir de sonrasında okuyun bence güzel.

Hepinizi çok öptüm lodoslu lodoslu

i.


İdil Blues

Posted on

rétro-femme-parlant-avec-la-bulle-vide-de-la-parole-style-de-bandes-dessinées-29826445

Genel geçer ciddiyet gerektiren işlerin yanı sıra değişik bir ciddiyetim vardır benim. Mutlu olmak, istediğimiz gibi bir yaşam yaşamak ciddi işler tanımımın içinde yer almaktadır. Çok disiplinli çalışırım bu yolda. Üşenmem kart yazarım mesela, ne yapar ne eder yazar ve yollarım o kartları, sonra Emre’nin tv’ye gömülmesini istemem binbir etkinlik bulmaya çalışırım, rengarenk bir dünyası olsun, meraklı, şefkatli, neşeli vs. vs. bir insan olsun diye kırk taklalar atarım, üşenmem anlatırım herşeyi. İnsanlarla da öyledir ilişkilerim genelde dikkat ederim, güleryüzlüyümdür, dikkat ederim yakın çevremdeki insanların alışkanlıklarını, hayatlarını, zevklerini bilirim, ilgilenirim onlarla, elimden geldiğince hoş tutmaya çalışırım. Uzakta otursakta merkezde kalmaya da çabalarım, mesafeleri bahane etmem kalkar giderim, gerektiğinde Emre ile de olsa toplu taşımayı kullanırım, bahaneleri sevmem, gider bir dolanırım arkadaşlarımı. Görüşmeye çalışırım. Kendim hakkında çok konuşuyormuş izlenimi versemde az anlatırım aslında, herkese anlatmam ama bolca dinlerim. Çok etkilenirim insanlardan, enerjilerinden, mutluluklarından olduğu kadar mutsuzluklarından da. Eskiden hiç sakınmazdım kendimi, bütün işlerimi ayarlar yardıma ihtiyacı olan arkadaşlarımın yanında olurdum, destek olmak önemli diye düşünürdüm.

Bir kova burcu olarak benim için insanlar ve arkadaşlarım çok önemli, insanlığı kendiminde dahil olduğu büyük bir aile olarak görme yanılgısına da kapılmaktayım bazen. Ancak şu sıralar kendimi saftirik bir enayi olarak görmekteyim. Sanırım içten patlamalı, yüksek enerjili insanlarda kimi zaman yoruluyor. Ben kendimi daha az paralıyorum birşeyler olsun diye, insanlar kendilerini iyi hissetsinler diye, ya da bağlarımız sağlam kalsın diye. Böyle olunca da şunu farkettim ki çok az insan geri dönüşümde bulunuyor, çok az insan bu çabayı harcıyor arkadaşlık ilişkilerimiz için. Benim diğerlerinin huylarına dikkat ettiğim kadar (sevdikleri, değer verdikleri şeyler) az insan dikkat ediyor benim hassasiyetlerime.

Kimseye haddinden fazla kırılmamakla beraber, bende daha az dikkat ediyorum, bahaneler buluyorum, yerimden sadece bazı insanlar için kıpırdıyorum. Herkese her an gülümsemek zorunda değilsin diye durduruyorum kendimi, zaman geçtikçe, yaşlandıkça kendimi birazcık daha muhafaza edebilmeyi öğreniyorum. Laflarım meclisten dışarı ancak istediğin şekilde sıcak arkadaş ilişkilerini sürdürebilmek kesinlikle ekstra bir mesai. Benim için bir mutluluk olduğu için bir avuç ‘insanım’ için bu çabayı inatla, seve seve gösteriyorum. Ancak insanlığın geneli bencil ve bende onlara karşı bencilim. Yaşam enerjimizi tasarruflu kullanmalıyız.

Bakü Girl miss you so much, birgün herkes balıkları anlayacak, ben seni çok iyi anladığım dönemlerden birindeyim. Senin gibi kocaman okyanusumun derinliklerine dalıp bir süre maviliklere hayran olasım var, arada çıkıp bir kahve içeriz:)-


Umutsuzluk

Posted on

gokkusagi

Sevmediğim bir ruh hali umutsuzluk, gerçekten. Bunu hissetmemek için kendini kandırabilecek insanlardan biri de benim evet. Yeni yıla kötü başladı dünya, seneler ilerledikçe sanki geri gidiyormuşuz gibi bir his var içimde.

İçim şişene kadar düşünüyorum bu aralar sevgili okuyucular, boşa koysam dolmuyor, doluya koysam almıyor. 21.yy’da bu kadar çok ölüm, insanlık toplu bir cinnet geçiriyor sanki, herkes kendi köşesinde, herkes kendi payına düşeni alıyor şiddetten adeta. Büyük, küçük, fiziksel, psikolojik.

Tamam benim tuzum kuru sırtım pek, çoğumuzun olduğu gibi, ama ötekileri? Orta Doğu’da bitmek bilmeyen savaşlar, köklerinden koparılan insanlar ve en önemlisi bu kadar büyük şiddete tanıklık eden çocuklar. En vahimi de bu bence, savaşın dinmediği coğrafyalardaki çocukların bugünün içine edildiği gibi gelecekleri de ellerinden alınıyor sanki, narin psikolojileri darmadağın ediliyor, aileler dağılıyor. Gelecek günlerin nefret dolu çocukları bir şekilde büyüyor.

Sonra başka bir tarafta gazeteciler ve onların etrafındaki insanlar hunharca katlediliyor, Afrika’daki terorist saldırılar falan da derken insan aslında hangi birine üzüleceğine şaşırıyor. Ateşli silahlar insanlığın ne berbat bir buluşuymuş dedirtiyor insana, savaş ve silah ticareti insanlığı birbirine kırdırtıyor adeta.

Ben ne yapıyorum, çoğumuzun yaptığı gibi rahat, mutlu ve huzurlu olduğum yaşam fanusuna daha da kapatıyorum kendimi. Eve kapanıp kitap okuyasım var, okuduğum hikayelerdeki dünyalar birazcıkta olsa nefes almamı sağlıyor. Derdimden, kederimden karalar bağlamıyorum hayır, hayatım kesintiye de uğramıyor ama kafamın içinde bir uğultu kalbimde bir ağırlıkla yaşıyorum azıcıkta olsa duyarlıyım diyen herkes gibi.

Umutsuz olmamak gerekiyor çünkü günümüz politikalarının başında geliyor bu umutsuzluk hali, kendini güvensiz hisseden toplumlar ve histerik bireyler yaratmak. Genel politika insana yönelik değil hayır daha fazla tüketmeli, yollar, binalar, avm’ler üretmeliyiz herşey kar, çıkar değil mi? Bu ‘kalkınma’ dediğimiz ekonomik modelin refahının dağıtımındaki eşitsizlik ise hepimize malum zaten değil mi?

Neyse uzun lafın kısası yapcak bişi yok, çocuklarımızı aklı başında adam akıllı, farkındalığı ve duyarlılığı yüksek bireyler olarak yetiştirmek dışında, sanırım onları gerçekten zor bir gelecek bekliyor.

Hayata daha pembe baktığım bir zaman yeniden yazarım:)

2015 malesef tatsız başladı, daha güzel devam etmesi dileğiyle..

i.

 


Bilmem Kaçınci Z Raporu

Posted on

airbus-a330,-avion,-decollage,-piste,-nuages,-soleil,-lombre-de-lavion-168354

Beni nasıl bilirsiniz diye sorsam çoğunluk neşeli, konuşkan falan der. Beni biraz daha iyi bilenler aslında o neşenin ve konuşkanalığımın altında ne kadar sessizce, durmaksızın gözlem yaptığımı, umursamazlığımın altında ne kadar kırılgan olabileceğimi, kuruntulu bir insan olduğumu da iyi bilirler.

Bu sene benim için nasıl geçti? İyi geçti hoş geçti ancak ne değişti. Haydi bakalım bu yazının konusu da bu olsun.

En son aylarda okuduğum kitaplarında jargonuyla konuşmak gerekirse bu sene benim için ‘farkındalığımın tavan yaptığı’ bir sene oldu. Yirli yaşlar benim için bir metaforla anlatmak gerekirse (bu huyum sevgili babamdan genetik miras) 20’li yaşlar benim için uçuşa hazırlanan bir uçak gibi önce motorların çalıştırıldığı, sonra alanda yavaş manevralarla dönülmek suretiyle ilerlenip durup motorlara gaz verilip o çılgın hızla ilerlenilen ve pistin sonunda birden sarsılarak uçağın burnun havaya kalktığı ve ardından son tekerlerinde yerden kalkıp nispeten dik bir şekilde havalarda yükselinmeye çalıştığı yıllar oldu. Uçak epey bir titredi, sarsıldı, kemerlerinizi bağlı tutun ibareleri (sigara içmeyin de dahil) bir süre durmadı. Uçak yerden yükseldi yükseldi ve işte evet bir süre uçmak istediği ideal yüksekliğe ulaştı. Kemerleri bağlı tutun ibareleri söndü, o kalkış anındaki heyecan yerini sakinliğe bıraktı (süpriz türbülansların olasılığının fikri tabii ki hala kalplerde), kulaklardaki uğultu geçti, arkamıza şöyle bi yaslandık ve bir nefes aldık, kalkıp bir tur bile atabiliriz hatta kabinde:)

İşte sayın okuyucular ben de tam olarak böyle hissediyorum 32. yaşımın son günlerinde. Anlattığım hissi verebildim mi?

Bundan sonrasında kendime hayırlı uçuşlar diliyorum, bulutlara bakıyorum, dağların üzerinden geçiyorum, manevralar yapıyorum, hafif yükselip hafif alçalıyorum ama bu uçağın pilotu ‘benim’!!! İşte benim farkına vardığım şey de bu oldu, hayatımızın büyük bölümü bizim elimizde olmayan etkenlerden oluşsa da o hayatın üzerimizdeki etkisi bizim kararlarımız, tepkilerimiz ile birazcıkta olsa ‘kader’ olmaktan çıkabilir.

Artık herkesi dinlemiyorum, beni incitebilecek insanları hayatıma dahil etmiyorum, ‘naziklik’ adına herşeyi kabul etmiyorum. Her zaman sonsuz bir güven duyduğum ve çoğunun ‘burnunun dikine gitmek ‘ diye adlandırdığı şeyin, iç sesimizin ne kadar önemli olduğunu kavrıyorum. İnsanlar önemliler arkadaşlarımız, ailemiz, çalışma arkadaşlarımız, mahallemizin esnafı bile ama bütün bu insanların üzerimizdeki etkileri inanılmaz büyük pozitif ve negatif anlamda. Kendini muhafaza etmek gerekiyor işte ben bunu idrak ettim, ama bencillik ve haddini aşmış bir öz sevgiyle karıştırılmasın bu. İnsan kendini idare etmeyi objektif bir biçimde becerebilirse diğerleriyle de saygı ve sevgi dolu daha sağlıklı bir ilişki kurabilir diye düşünmekteyim.

İşte harala gürele, düşe kalka okulları bitirmek, hoşuma giden bir iş bulmak, aile kurmak, anne olmak, ebeveyn olmayı öğrenmek gibi hararetli yıllardan sonra durmaya karar verdim, içimdeki o telaşeli guguk kuşuna dur biraz dedim, artık nefes alma vakti. Çatışmayı bırakmaya çalışıyorum, haklı olduğumu düşündüğüm için sonuna kadar fikrimi savunurum o ayrı ancak gereksiz her türlü çatışmadan uzak tutmaya çalışıyorum kendimi, bir kavgada kişinin tutumunun ne kadar önemli olduğunu farkettim, ikili ilişkileri bir dans gibi düşünürsek dansın ayaklarını değiştiriseniz dansta değişir karşı tarafın gözüne sokmadan ve ondan da aşırı bir tepki almadan dansı değiştirebilirsiniz:)

Artık içimizdeki çılgını hiçbir zaman susturmadan gelişmenin, olgunlaşmanın, kendini sağlıklı birşekilde ortaya koymanın vakti, en azından benim için böyle.

Eskiden yapardım bir süredir yapmıyorum ancak benim için o çok mühim ‘iç dengemi’ yakalayabilm için yaptığım şeylerin Top 5 listesi aşağıdadır.

1-Empati yeteğinizi geliştirin ama kendinizi sürekli kurban rolüne koymadan ve kendinize odaklı düşünmeden.

2- Kendinizi soğuktan koruduğunuz gibi ruhunuzu gereksiz şeylerden de koruyun, tv’u minimuma indirin, ana haber bültenlerini izlemeyin, aşırı bir bilgi çağından geçiyoruz boşverin herşeyi bilmeseniz de olur, dedikoducu, fesat, kendisiyle barışık olmayan insanlardan mümkün olduğunca uzak durun. Bazen duymamayı ve görmemeyi ya da kafanızı başka bir yöne çevirebilmeyi becerin.

3-Hayatta kalmak için yemeğe ihtiyacımız var, ruhumuzun da kendisini beslemeye ihtiyacı var. Benim için kendini besleyemeyen insan başkalarına sarar. Kitap okuyun, günlük tutun (en bomba terapi), küçükte olsa birşeyleri merak edin (başka hayatları değil sadece) öğrenin, ben hayatta yapamam dediğiniz şeyleri yapmaya çalışın, bir şey yapmayı öğrenin. Aslında kendimizi smartphone larımıza hapsetmesek sıkıcı bir otobüs yolculuğunda gözlem yapmak bile birçok şey öğretebilir bize.

4-Kendinize ve insanlara karşı net olun, dürüst olun benim için samimiyetin anahtarı budur. Samimiyet sürekli kucaklaşmak değildir. Gülümseyin insanlara, suratsızlık hayat biçiminiz olmasın, insanların sizi ciddiye alması için suratsızlara değil samimi gülümseyen insanlara ihtiyacı vardır. Gülümsemek güven verir karşı tarafa, sizinde yüz kaslarınızı çalıştırır. Ve herkese anladığı dilden konuşmayı da becerbildiniz mi tadından yenmezssiniz (benim çok zamanımı alan bir konu bu)

5- Hayatınızı mucizeler bekleyerek harcamayın, küçük değişimler, küçük hedeflerle başlar herşey. Bir anda değişebilir herşey evet ama buna bel bağlarsanız ömür denilen şey geçer gider. Hayatınızın yönünü siz tayin edin, birşeylerin değişmesini istiyorsanız harekete geçin, hayatım çok sıkıcı diyorsanız renklendirmeye çalışın, kocam/sevgilim bana hiç süpriz yapmıyor diye hayıflanıyorsanız siz de onu şaşırtın belki onu harekete geçirebilir?

Hepsinden en önemlisi ‘kendinize ait küçük bir bahçe’ oluşturun ve orada dinlendirin ruhunuzu. Kendiniz dahil hiçbirşey ve kimseyi haddinden fazla ciddiye almayın.

Hepimize iyi uçuşlar ve farkındalığın harekete geçtiği güzel bir yeni yıl olsun.

i.


Herşeye Üşenen Kızın Hazin Sonu

Posted on

wir.skyrock.net

Saat sadece 21.00 benim pil bitik.

Oysa ki bu akşam da ütü yapacaktım ben, yazlık-kışlık değiş tokuşu yapacaktım, film izlyecektim falan filan hepsini ektim ama motivasyonumu toplayıp ne kadar üşendiğimi sizlere anlatmak için bir blog yazısı yazmaya karar verdim, sanırım kafamın okşanmasına ihtiyacım var bu aralar:)

Yaklaşık bir aydır bir kek yapacam ben, aklımda…Cafe Fernando’nun ahududulu-fıstıklı keki (daha kışlıklarını çıkarmamış bir kadının neden böyle kılçıklı işlere gönül verdiğini anlayabilene bir öpücük vereceğim). Ama gel gör ki yok anacım daha kalkıp bir vanilyalı kek bile yapmış değilim o günden bu yana.

Ama hissediyorum benim gibi bayık, enerjisi düşük kızların ilacı kek!!! Sıcacık bir kek yanında da sütlü neskafe hatta. Kek çoğumuzun yaptığı ilk tarifelerden biridir diye düşünüyorum, Nil Karaibrahimgil’in üzüldüğünde kalkıp O’na bir kek yapması gibi benimde bu aralar keyfi çorap deliklerinde olan kendime yumurtaları çırpıp, tereyağını eritip, vanilyasını çukulatasını, sütünü, ununu koyup karıştırıp karıştırıp bir kek yapasım var.

Ama insan kendi kekini kendisi yapınca hiç zevkli olmuyor, kokusunu karşıdan duymuyor bir kere. Artık annemin okuldan gelen küçük kızı da değilim ki taze kek kokusuyla karşılasın beni, büyümeme rağmen hala okuldan geliyorum ama artık kapıyı açtığında bana sadece şirin oğlumu uzatıyor, ‘artık büyüdün paranı kendin kazanıyorsun Simit Sarayı’ndan falan git al kendi kekini’ diyor sanki gözleri 🙂

Çok dertliyim okur, bir kek yapanım bile yok diyecektim ki hamilelerin en anonimi en şirini bugün bana kek getirmiş. Kek getirenlerin çok olsun dedim içimden:)

Bu yazıyı da neden yazdım bilmiyorum, sırf laf olsun diye, arayı açmayayım diye.

Hayat bazen böyle çalıveriyor insanın ilhamını, stand-by modunda bırakıveriyor.

Peki bişi sorucam, türk örf ve ananelerine göre size aşure veren komşunuzun boş aşure kaselerine kek koyup geri verilir mi? Kendime motivasyon arıyorum da şu yukarda mevzuu bahisi geçen fıstıklı-ahududu için anladın sen beni :)-

Kış uykusuna yatan hayvanlara aşırı özendiğim zamanların başlangıcı, hakkımızda hayırlı…

öptüm


Kasımda Herşey Başkadır

Posted on

1577598-vos-plus-belles-photos-en-noir-et-blanc

 

Yılın değişik aylarından biri kasım, günlerin kısaldığı, saatlerin oynadığı ve  ‘haydi bakalım artık kış geldi gelecek, eli kulağında’ uyarısını yapan ay. Böyle geçiş aylarında benim gibi üşengeç olabilen bir insanı zorlayan konulardan birisi de, tanıyanlar bilecektir : Kışlıkları çıkartmak ve yazlıkları toplamaktır tabii ki!!!

Havalarda adam gibi soğumadığı için erteledikçe erteliyorum ve ertelediğim herşey gibi ruhuma çöküyor ama yine de kendimi ertelemekten alıkoyamıyorum.

Akşamları işten gelip, Emre ile kaliteli zaman geçirip, yemek yiyip, banyo saati yapıp bi de masal saati ile onu uykuya yolladım mı hiçbirşey yapasım gelmiyor başka!!! İçsel motivasyonum hayatta kalma seviyesinde bu aralar, ne artıda ne de ekside, sabit dııııııııııııııııııııııııııııttttt……………..

Çocuk büyüyor, boyamayı daha iyi kıvırıyor, zaman geçiyor, okul başladı hem ona hem bize, bir rutine girdi gidiyor günler. Hafta sonları dinlenmeye ayrılmayalı uzun seneler oldu, küçük sosyalleşme çabaları hafta sonu günleri, Emroş’la bir şeyler yapma çabaları, yemek yapma, kaçamak yapıp iki satır bişi okuma denemeleri… Sonra kitaplar var gitgide evimde çoğalan ve yakında bizi evden kovup heryeri işgal edeceğinden korktuğum, ama o kitapları okuyacak zaman yok, e bi de serde maymun iştahlılık oldu mu iş iyice arap saçı…

Buraya yazmak için cümleler geçiyor geçmiyor değil kafamdan soğan doğrarken sonra unutuyorum, üşeniyorum vs. vs.

Uzun lafın kısası nerde bu havayi diye düşünenler varsa, ‘buradayım’ demek için yazdım bu gece yoksa anlatacak komik/enteresan/eğitici/mesaj kaygılı vs. birşeylerim yok. Sıradanlığından çıkarmak için günleri resim yapıyoruz Emre’yle, kartlar hazırlayıp gönderiyoruz, uzun süredir görmediğim arkadaşlarımla görüşüyorum, dişçiye bile gidip üç dolgu yaptırdım, kasım ayında bütün doktor muayenelerimi yaptırmaya karar verdim, bir nevi kendi kendime pasta-cila.

Saçlarım hala kesilmedi, röflesiz/balyajsız çok hoşuma gidiyorlar işte sadece uzama evresinde olan her kısa saç gibi biraz karaktersizlikten muzdaripler.

İşte bunların dışında gülmeyi, kitap okumayı, konuşmayı hala çok seviyorum ve bol bol gerçekleştiriyorum ancak dansetmeyi, bazen çakırkeyf olmayı, sinemaya falan gitmeyi hala çok sevmeme rağmen pek de gerçekleştiremiyorum.

Ama olsun hayat güzel, Emre’nin tam ortasında olduğu çekirdek ailenin annesiyim ve sevgili eşiyim.

İşte tak sorun şu yazlık-kışlık, onu da hallettim mi degmeyin keyfime.

Peki siz nasılsınız bu kasım?


C’est pas grave! *

Posted on

papillon-color3*Bişi olmaaazzz!! Emre’nin en sevdiği fransızca cümle kalıbı, e türk çocuk sonuç olarak:)

Her şeyin bir zamanı var.

Sonbahar geldi mi hava serinler, güneş yüzünü aratır olur, yapraklar dökülür…

Meyveler kendi ritminde büyür hayvanlar gibi hormonsuz geliştiklerinde, her şeyin kendi ritmi var.

Ve doğa yavaşlık üzerine kurulu, sindire sindire…

İnsanlar içinde geçerli bu, hızlı hızlı yaş alırken yavaş yavaş olgunlaşıyoruz.

Ben sabırlı görünsem de sabırsızım aslında, çabucak olsun isterim. Annelikte de başıma geldi bu.

Başkalarının çocuklarıyla çoğu zaman karşılaştırdım kendiminkisini, çoğu zaman ‘neden bilmem kimin çocuğu bilmem neyi halletmişken benimkisi hala halledememiş’ diye hayıflandım içten içe.

Ama Emre bana çok güzel bir şekilde öğretti kendi ritmi olduğunu ve hazır hissettiğinde kendisini yapabileceğini.

Tuvalet eğitiminde öyle oldu, uzun süre bekledi. Diğerlerinin çocukları bu işi 2 yaş civarlarında hallederken, Emre 3’e kadar bekledi sonra ‘ben büyüdüm artık’ dedi ve cidden mucizevi bir şekilde halletti olayı, yaklaşık bir haftada kurtuldu tamamen, gece bezini hiç takmadı gündüz takmamaya başladığından beri bezini.

Çok şaşırdım çünkü daha zor olacağını zannediyordum.

Aynı şey dil için de geçerli. Çift dilli çocuk büyütmek dışardan kolay ve şirin gözüküyor ama bazı çocuklar takılıyorlar, ikinci dili hemen kullanmakta çekimser davranıyorlar.

Geçen seneyi endişeli geçirdim, fransız anaokuluna gitmesine rağmen tek tük birkaç kelime dışında tamamen reddetti olayı. Anladı ama kessinlikle konuşmadı. Öğretmeni anlam veremedi, kadını bütün sene ignore etti falan.

Ama bu yaz beklenen uyanış yaşandı ve birden çok güzel açan bir çiçek gibi yavaştan kullanmaya başladı ikinci dilini.

Bütün senelerdir dinlediklerini pıtır pıtır ortaya döküyor, o kadar zamandır biriktirmiş çocuk, bize de sadece hayran hayran bakıp, türkçe kelimeleride gırtlaktan telafuz edince gülümsemek kalıyor.

Babası zaten rahattı ama şimdi bak sana demiştim diyor, haklı da çoğu konuda olduğu gibi ben hemen sonuç istiyorum ama işler böyle değil, yazının başında da belirttiğim gibi : ‘Herşeyin bir zamanı var ve büyümek sandığımızdan zahmetli birşey’

İşin hep ‘büyütmek’ tarafına odaklanıyoruz biz, saçımızı süpürge ediyoruz, yoruluyoruz ama büyümenin bir çocuğa ne kadar iş çıkarttığının farkında değiliz: Sırtını dik tuttmak, ek gıdalara geçmek, yürümek, konuşmak, anlamak, ilişkilendirmek, soyut kavramlar, okul, dış dünya falan say say bitmez…

Gittiğimiz uzun uzun yollar boyunca hep düşündüm durdum, her yolculuk etkiler insanı, beni de etkiledi, bizi de etkiledi.

İyi geldi, birazcık daha olgunlaştırdı sanırım, hep derim konforlu hayatının dışına çıkmak zaman zaman iyidir arada, başka şekillerde yaşamak bakış açını değiştirir, hayatın göreceliliğini anlamana birazcık daha yardımcı olur.

Sık sık yolculuk edin, bünyeye iyi geliyor!


Priz

Posted on

images

Okulda çalışanın ve okulda okuyanın zamanı algılayışı farklı.

Bizim için haziran/temmuz ayları sene sonu ve eylül’de yeni bir dönemin başlangıcı.

İki haftalık internet araç ve gereçleri, clouds, tersyüz edilmiş sınıflar, sosyal medyalar ve kütüphaneler gibi binbir türlü şey öğrendikten sonra çıkarttığım iki şey var.

1-Okulu bitirdikten sonra öğrencilik durumuna geri dönmek sanıldığı kadar kolay değil.

2-Bir süre bilgisayarımın, akıllı telefonumun şarjjının kablosunu elektrik prizinden çıkarıp ıssız adaya taşınasım var.

Bazen düşünüyorum da şu teknoloji çok çetrefilli bir konu bizi özgürleştirdiği kadar bağımlı da kılıyor aynı zamanda.

Hiçbirşeye olmasa da elektrik prizlerine eskisinden daha çok bağımlıyız artık.

Bilmiyorum bir süre tatile ihtiyacım var sanırım 🙂


Ömür

Posted on

amour-franceseNe yalan söyleyeyim, anne olmadan önce zaman kavramım farklıydı. Zaman hiç bitmeyecek, yavaş yavaş, ağır ağır geçip giden bir şeydi. Bizde öyle ağır ağır olgunlaşan meyveler gibiydik, olgunlaştıkça tatlılaşan, şekerlenen… Öyle kendi halimizde, kendi küçük kişisel hayatımızda. Sanırım çocuğumuz olmasaydı, çıkacak ilk sağlık sorunlarına kadar da farkına varamayacaktık yaşlandığımızın. Ha arkadaşlarımızın çocuklulaşan hayatlarına bakarak iç geçirip bakardık.

Anne olunca saçma bir şekilde günlerimin sayılı olduğunu, ömür denilen şeyin sınırlı olduğunu daha da iyiyce anladım. Belki de büyümenin de yan etkilerinden biridir…

Biz daha da gençken Y. hep yaşlılıktan ne kadar korktuğunu anlatırdı, ‘düşünsene büzüşeceksin, hastalanacaksın, muhtaç olacaksın’ falan filan gibi laflar ederdi, yaşlı yaşlı olmak istemediğini her fırsatta dile getirirdi. Bende deli bu kız derdim, fazla düşünüyor derdim çünkü o yaşlarda benim kafamda kavak yelleri… bir sağa bir sola aheste dansetmekteydiler.

Y. hepimizden daha duyarlıydı, anne olmadan çakmıştı köfteyi…

Dün gece Haneke’nin bol ödüllü epeyce ses getirmiş Aşk isimli filmini izledik. O kadar gerçekçi ki yumruk yedik bir tane. Bir türk anası olarak yaşlılığımda oğlum bizimle biraz da olsa ilgilenir di mi bey? diye sorasım geldi. Tuttum kendimi. La sıçtık lan, yaşlılık çok sıkıntılı şey oğlummmm. Demeyin bana daha 32 yaşındasın 80’in için kaygı kurgu yapma deli kadın!! Bizim ailede 50 yıl sonrasını düşünüp, ay acaba nasıl olacak? diye kaygılanmak ırsi… Hoş turkish kadınların genel özelliklerinden de olabilir bu non stop evham hali…

Neyse bu gece baktım olacak gibi değil, bu yaşlılık kabusları aldı başını gidiyor… Taktım DVD oynatıcısına şöyle bir ergen filmi…

perks_of_being_a_wallflower_wallpaper_by_sabartfan-d69deog

Oh be dedim, birazcık rock’n roll, birazcık büyümenin zorlukları, işte kimlik arayışları, ‘ay çok güzel müzikler dinlemek’ takıntıları, birbirimizi etiketlediğimiz ama bir yandan da yetişkinler dünyasına karşı bir dayanışma içinde olduğumuz dönemler, kasetlere şarkı çekip playlist hazırlamalar, ilkler, biricikler, bir ömür boyu süreceğine deli gibi inanmalar, sonra ayrılmalar yıkılmalar, partiler falanlar filanlar.

‘Saksı Olmanın Faydaları’nı’ Aşk’a tercih ettim, teselli buldum. Bir daha hiçbir zaman ergen olmak istemeyecek olduğumu biliyorum ama güzel de bir dönemdi be yav, çok eğlendik, ne çok ağladık, binbir türlü yanarlı dönerli duyguyu ışık hızında yaşadık. Büyümek zordu ama sanırım başardık. Daha alınacak yollar elbette var. Yaşlanmadan yaş almayı kıvırmayı başaracağız.

İçimizdeki genç gözlerimizde parıltı olarak aynadan bize bakacak değil mi? Dans edeceğiz, pervasızca güleceğiz, cool ebeveynler olmayı becerebileceğiz değil mi çiko???

Bu aralar birde çocuk gelişim kitaplarını hatmettiğimi de göz önünde bulundurursak. Ömür denilen kavram üzerinde düşündüğüm söylenilebilir. Menapoz ve andropoz hakkında konuşmuyorum we will rock the planet earth baby 🙂 Menapoza girdiğimizde görüşeceklerim olacak olan olursa, deri pantolon falan giymeye kalkışırsam beni uyarın tamam mı, iyi dostlara böyle günler için ihtiyacımız var!! Ama kat kat menapozlu entel Bodrum aşığı teyze elbiseleri giyersem de uyarabilirsiniz 🙂

Hani çocukluk fotoğraflarımıza baktığımızda annemiz babamız, fotoğraftaki eşyalar, saçlar, tarzlar hep bi acayip retro gelir ya işte sanki o fotoğrafı yaratma dönemleri benim için. Emre’de ilerde bakıp ay annemde ben küçükken hep kısa saçlıymış falan der mi acaba? Lise yıllığının sağ alt köşesindeki küçüklük fotoğrafı ararken annesinin 30’lu yaşlarıyla dalga geçmez umarım (bakın yine yaptım, gelmemiş zamanlar için kaygı yaptım küçük çapta…can çıkar huy çıkmaz!)

Haydi bakalım yarın cumartesi sizce 32’lik bir çıtır olarak sabah yedide mi yoksa yedi buçukta mı uyanacağım?

Kiss kiss