Free As A Bird

Posted on

stock-vector-female-silhouette-and-birds-89347672

Yaşadığımız dünyada özgür olabildiğimiz tek yer kafamızın içi bence, o da kendi kontrolümüzün el verdiği kadar.

Tamamen özgür olamasak ve olamayacak olsakta, kendimizi öyleymiş gibi hissettiğimiz zaman dilimine tatil ismini veriyorum ben.

Uzun aradan  sonra ‘heyecanla’ beklenen bu yazımda tabii ki geçirdiğim çılgın tatilden bahsetmek istiyorum ama nasıl yapacağımı bilemiyorum.

Bahsetmek istiyorum çünkü unutmak istemiyorum izlenimlerimi, bazı detayları, zaman herşeyin şiirselliğini alıp götürüyor elimize hatıra tortuları kalıyor, bu yüzden kayıt altına almak mühim:)

İnstagram’dan takip edenlerin bildiği gibi uzun bir araba yolculuğuna çıktık bu yaz. David’in iki yıldır çok istediği ve benimde sürekli ayak sürüdüğüm bir plandı. Bu sene endişelenmeyi bırakıp olayları sevgili kocama pasladım ve kendimi maceranın akışına bıraktım. Bunu daha çok yapmalıyım belki:)

Korkularımın çoğu fos çıktı ya da şansımız yaver gitti işler yolunda gitti, çocuk hastalanmadı, Avrupa otobanları sandığımdan donanımlı (Arnavutlukta ve Karadağ’da otobana rastlamadık ama neyse), yiyecek içecek bulduk, yerel polislerle sorun yaşamadık, sınırlardan sıkıntısız geçtik, Yunanistan-İtalya arasındaki gemi kaza yapmadı, araba kaza yapmadı, teknik problem çıkmadı, cinnet geçirip Makedonya’nın bir köyünde ‘indir beni burda yürüyerek gitcem’ dedirtecek bir kavga da yaşamadık, Emre’de idare etti (aynı iki CD’yi beşbin kere döndüre döndüre dinlememizin sonunda cinnetin ucundan döndük ama geçti).Efendime söyleyeyim kaldığımız yerlerde güzeldi, kamp hayatının da üstesinden geldik. Olayı akışına bırakınca, kontrolü başka birinin eline bırakarakta yaşanabiliyormuş.

Geçtiğimiz ülkeler hakkında söylecek çok söz var ama ben kısa izlenimleri paylaşmaya karar verdim, kısa keseceğim. Küçük çocukla araba ile Avrupa turunun detaylarını bir gün motivasyon bulursam yazarım.

Öncelikle pirim, bu almanlar kamp olayının kralı. Bunu öncelikle söyleyeyim, milli sporları sanki, acayip organizeler. İkinci olarak Avrupa kamp tarzı tatile bayılıyor, karavanlar ileri teknoloji.

Kamp hayatı hakkında da ayrı bi gün yazacağım söz.

Yol alırken aslında çok organize olmak gerekiyor ama hayatın tatlı şakalarına da hazır olmak ve adapte olabilmekte sinirlerin bozulmaması için çok önemli sanırım. Yolculuğun ana hatlarını planlayıp gerisini yuvardakine havale etmek en iyisi.

Kalabalık bir aile olarak arabanın içi de çok kalabalıktı, zırt pırt bir yerde kaldığımız için o paketler, torbalar, bavullar indirildi, bindirildi, dağıtıldı, toplandı…Sanırım bu yolculukta en sevmediğim nokta buydu…

Gittiğimiz her şehirde fırtınaya yakalandık, camping esnasında fırtına neyse ki gündüz patladı olayı sadece bir dinozor parkında mahsur kalarak atlattık. (Emre için tatilin bir numaralı anısı). Alp Dağları’na çıktık üzerimizde şortlar, arkadaşımızdan aldığımız kesinlikle bedenimiz olmayan eşyalarla, baktık olmayacak ağustos ayında tanzilattan çocuğa bir kaban ve düzgün ayakkabılar aldık. Kışın kayak yapılan dağlarda bir gün geçirmek çok güzel bir deneyimdi, 2700 metreye kadar çıkıp karlara dokunduk.

Marsilya’da felekten bir gün ve bir gece çaldık, güneşi batırmaya deniz kenarına pikniğe gittik eski bir üniversite arkadaşımla… Alpler’den Hırvatistan’a sabaha karşı 3’te yola çıktık, gecenin bir köründe in cin top oynarken dağ köylerinden geçtik, ceylan gördük, Milano otobanında güneşi doğurduk, 300 km’den fazla düz gittik, şöför uyuyakalmasın diye yapmadığım şebeklik kalmadı, otoban kenarı expresso’larına bayıldık, hangi ülkenin w.c’leri daha temiz gibi konularda expert olduk.

Montenegro’da Kotor diye bir şehirciğe gittik, gecenin onunda ordaydık ve otel rezervasyonumuz yoktu çünkü David’in okuduğu bütün sitelerde insanlarının odalarını kiraladığını söylüyordu, neyimize güveniyorsak dört yaşında çocukla biz de böyle yapmaya karar verdik, önümüze atlayan ilk montenegrolu yaşlı çifte güvenip, evlerine gittik. İngilizce bilmemelerine rağmen çok sıcak kanlılardı, bir gün oralara gitmek isteyen olursa bilgilerini veririm. Kotor’un meşhur kalesine çıktık dağın tepesine. En tepeye çıkıp aşağıya baktımda anladım işin boyutunu, Emre ‘icetea isteriiimmmm’ kaprisi dışında uyumluydu. Sonra hayatımda ilk defa bir fiyord’da yüzdüm, çok güzeldi. Enteresan yerlerde yüzmeyi seviyorum. Bu arada fiyord kelimesini bende bu yolculuk sırasında öğrendim, merak edenler tık tık arasın bulsun:)

Burada da fırtına bizi sabaha karşı beşte yakaladı, anam dağlarla yaplı bir yerde şimşek çakınca epeycene yankı yapıyor, ardından gelen dolu ve rüzgar ve gürültüler ne yalan söyleyeyim beni bir an ürküttü, iki gün önceki camping+fırtına deneyimimden hemen tatilini bir çadırın altında geçirenlerle empati kurdum. Çadır madır kalmamıştır o fırtınada ya neeeyyssseee..

Ertesi gün Montenegro’nun bambaşka peyzajlarıyla ( kalabalık plajlar, çalıntı arabalar, sahil kentlerindeki çirkin yapılaşma, yol kenarındaki sahipsiz araba plakaları ama muhteşem gözüken deniz manazaraları eşliğinde Arnavutluğa girdik ve tek parça çıkıp, yol üzerinde bi yerde yemek bile yedik ardından Makedonya’da biraz dolaşıp tonton bir makedon polisinin yanağından bir makas aldıktan sonra (mecaziiiii tabii ki) Yunanistan’a vardık.

Arabamızın hengamesinden hiçbir sınır polisi aramaya tenezzül etmedi.

Yollar uzun, bazen sıkıcı olsa da Balkanlar’ın otobansız yollarında dolaşmak birbirinden güzel manzaraları izlememe olanak verdi. Özellikle Dobrovnik riviera’sı denilen bölge çok güzeldi, bi ara Bosna Hersek’in bi bölgesinden de geçtik sonra yeniden Hırvatistan’a geri döndük. Sanırım küçük bir kıyı bölgesi vermişler Bosna’ya. İşte bu tür bilmediğim küçük şeyleri öğrendim yolculuk esnasında.

İnsan dolaştıkça ve gözleriyle gördükçe daha çok merak ediyor dünyayı, diğer kültürleri, başka dilleri, o dillerin insanlarını, ülkelerin tarihlerini, coğrafyalarını vs. vs.

Sonu gözükmeyen bu yazıya bir son veriyorum, bıraksam kendimi anlatırda anlatırım.

Yeni Türkiye’nin yeni sıfatını anlamaya çalışıyorum, kendimi eski hissediyorum, televizyonu açmıyorum ve bütün bunların enerjimi düşürmemesine çabalıyorum. Cidden.

Ha bir de yolculuğun sonunda anladığım şuydu : ‘Ben bir wifi internet bağlantısı bağımlısıymışım’. İnternetsiz zor be abi valla.

Eğer bu satıra kadar gelebildiyseniz sabrınızdan ötürü sizi tebrik ediyorum ve daha sık görüşebilme dileklerimi iletiyorum

Dünya bizim evimiz.

İ.


Çok

Posted on

PIXI (10)

Yolculuk geçen hafta cuma idi. Cumartesi ve pazar çocuksuz bir sabaha, saat 9.00’da ‘kendi kendime’ uyanmak başta bana ÇOK iyi geldi. Tahminlerin aksine, Fransa’nın bu en kuzey batısında bulunan Brest şehri hafif serin ama güneşliydi. Kaldığımız evin sahipleri ve evin kendisi ÇOK keyifliydi, geçen sene olduğu gibi. Bazen başka evlerde uyanmak, günü geçirmek sevdiğim şeylerden (uyumanın aksine, yabancı yatakları yadırgarım). Cumartesi sabahı tembellik yaptım, evde kimse yoktu, müzik dinledim, güneşli pencere önüne oturup kitap okudum, çay içtim, keyiften gebericem zannettim. Hayatın ağır bir şekilde akması ne de ÇOK özlediğim birşey bazen. Sonra öğle yemeğimizi yedik ve ÇOK özlediğim defnette ve diğer brestli kardeşlerimizle buluşmaya gittik…Tabii ki ÇOK yürüdük (fransızların en sevdiği haftasonu etkinliği), arada ‘gündelik hayatımda yapmayacağım şeyler yapmak’ güzel, eğer yanımda uzun süredir görmediğim, neşe fışkıran kahkahasından mahrum kaldığınım, hayat dolu arkadaşınım varsa koşmaya bile varım:) Sonra işte ÇOK yedik, ÇOK insanların arasında azıcık konuşssakta hasret giderdik. Bu ikimize de ÇOK ÇOK iyi geldi.

Brest demek gri, tarihsel mimari kimliği İkinci Dünya Savaşı’nda bombalanarak traşlanmış ve yeniden yapılmış bir şehir demek. Gezilecek çok birşey yok. Ama uçsuz bucak plajları var, med-cezir olayları var, suyun gitmesi, gemilerin böyle havada kalması var ve de engin bir ufuk. Ayrı bir kafası var, Brötanya bence keşfedilmeye değecek bir yer, güney Fransa’dan ÇOK farklı, ama güzel. Deniz kabuğu, midye, yosun kafası…Yazın ise serinmiş, kışın ise soğuk ve rüzgarlı. Bu sene ÇOK şanslıydık çünkü güneş bizimleydi karlı İstanbul’un aksine.

Brest’te ne yaptın diye sorarsanız? ÇOK müze gezdim, az ÇOK birşeyler öğrendim, boş zamanlarda (akşamüstü) kitapçıda kendimi kaybettim. Kutsal mekanlarım kitapçılar, süpermarketler bu ülkede. Ha bir de şirin şirin mağazaları var, ince düşünülmüş incelikleri…ÇOK zengin olup bütün bu şirin mağazalarda kendimi kaybetmek istedim ama olmadı, yine de kendi çapımda bir alışveriş manyaklığı yaşadım. ÇOK güzeldi.

Sonra tabii ki yolculuk günler geçtikçe yorucu hale gelmeye başladı, başta cazip gelen evden uzakta olma hali yerini özleme bıraktı. Emre son gün burnumun ucunda tütmeye başladı, en çok kokusunu özledim, onu öpmeyi özledim. Onun babası ile sıradan ama bizim rutin gündelik hayatımızı özledim. Kimse sevdiklerinden ayrılmak zorunda kalmasın diye düşündüm, çok özledim…

Ha bir de ÇOK yemek yedim; midye-patates, baget, kruvasan, krep, tereyağı, tuzlu karamela, 40 cent’lik dandik makina kahvesi, basit bir jambon-tereyağ-kaşarlı sandviç, madelaine, salata sosları, ne bileyim hatırlamadığım bir sürü şey. Aslında sadece oburluk olarak bile gözükse, benim için ikinci evime dönmüşüm gibi bir his. Beş yılda bağlanmış olduğum detaylar olduğunu daha da iyi farkettim bu sefer. Arada eve dönmek keyifli ama esas evime dönmek daha iyi çünkü küçük ailemin yanı benim evim. Ve de belki ana dilimin olduğu yer evim, fransızca ise beni işim ve eşim dolayısıyla terketmeyen kadim dostum, kaçış alanım.

Tebdil-i mekanda ferahlık vardır. Daha sık yolculuk edebilmek dileğiyle. Yollara ve maceralara hep açık olsun inadına yaşlanmak istemeyen kalplerimiz.

İstanbul’un çılgın ritmi, Emre’nin bronşiti, gündelik hayatın şirretliği beni ele geçirmekte vakit kaybetmese de, ne yalan söyleyeyim : ‘Bir süre uzaklaşmak bana ÇOK yaradı’


Yollar Gide Gide Bitmez!

Posted on

veloTemmuz ayının ortası bizim çekirdek aile için yaz tatilinin ve yeni maceraların başlangıcı demektir.

Biz araba yolculuğunusevengillerdeniz. Emre 2 aylıkken 12 saatlik İstanbul-Bodrum yolculuğuyla bizden birisi olduğunu ispatlamıştı. Ertesi sene bir yaşına geldiğinde, kendisini 3500 km. lik bir Evrupa turuna çıkarmıştık İsviçre’den start alan klimasız ama çoookkk sevdiğimiz, içini özenle doldurduğumuz Belderella’nın New Beetle’ı ile..O zamanlar endişelerim büyüktü tabii, o yaşta çocuğun yemek işlerini organize etmek tahmininizce epey zordu. Ama başardık. Arkadaş ziyareti-diploma töreni-diploma partisi-düğün-akraba ziyareti (merak edenler 2011’e dönebilir arşivlerde) hallettik. Çok zordu ama çok eğlenceliydi. Continue reading »


Heart is where the home is

Posted on

Eve geri geldik. Uzun yollar teptik. Önce hikayemizin başladığı Montpellier’ye gittik. Gündüzleri fransız usulu (tereyağ+reçel+croissant+kahve+portakal suyu) kahvaltı ile başlattık, usül ne olursa olsun kahvaltı benim değer verdiğim bir öğün…Emre bu usül yani güne tatlı tatlı başlamayı pek bir sevdi, e ne de olsa yüzde ellisi fransız evladımın. Kahvaltıdan sonra şehirde avanak avanak dolaşma seansları oldu, parka gittik bol bol çocuğumuzun kurtlarını dökme ihtiyaçlarını gidermek için. Ülke farklı olsa bile parkta sosyalleşme kavramı orada bile bırakmadı peşimizi, birkaç günün sonunda evimizin yanındaki parktakilerle selamlaşır olduk 🙂 Ben bol bol nevrotik, 2 yaşında çocuğa laf anlatmaya çalışan anneleri izledim, ben o kadar kurallar diye deliren bir anne olmasam da, bu yaş grubunun annleri olarak hepimizin ortak özelliği : bir noktadan sonra çileden çıkmamız. Neyse. Parktan sonra aşırı sıcak güney Fransa’mızda öğlen uykusu delirmeleri yaşadık. Ufaklık uyku konusunda zorlandı bu sene geçen seneye nazaran, ama yemek konusunda geçen seneden daha rahattık. Continue reading »


Güney

Posted on

Bin saat arabayla hırpalana hırpalana gelmek fikrinden vazgeçip pratik uçağımızla 3 saat gibi kısa bir sürede ulaştık güneyine Fransa’nın. Kim ne derse desin uçak temiz iş. Biniyorsun adam gibi gidiyorsun istediğin yere (bu cümleden yola çıkarak uçak sever olarak algılamayın aksine feci tırsarım). Uçağın tek problemi yolculuklarda o uçağın içinde çocukların da olması. Bizim milletin çocukları kadar katlanılmaz çocuklar elbette vardır şu gezegen üzerinde ama bizimkilerde bence türlerinin yegane örnekleri. Bu kadar kontrol altına alınmayan insan kitlesi bir uçuşu dayanılmaz hale getirebilir. Uçak bu, durdur kaptan inecek var da diyemiyorsun.. Continue reading »


Huysuz

Posted on

Ne kadar büyüdük dersek diyelim aslında yaş alıyoruz hayattan gibime geliyor bazen… Ben sıkılınca, bunalınca , daralınca hala bu kız çocuğu gibi surat asıyorum. Huysuzlaşıyorum etrafıma huzursuzluk saçabiliyorum.

Annem ve annanem hala bana ‘aaaa gülümse gülümse ‘ diyorlar, dünyanın sayılı kötü gelinlerinden biriymişim gibi davranıyorlar belki de haklılar… Belki de ben haklıyım? Dünyanın en matrak insanı yatılı misafiri olsa belki zorlanmam ama ne bileyim yatılı misafir dediğin bir yerden sonra daral daral daral… Ben eskiden daha sabırlı bir insandım, daha dediysek abartmayalım ama bu kadar da huysuz değildim sanırım… Kendi evimi, kendi düzenimi istiyorum, akşam yemeğinde sofra kurmak istemiyorum, kocamla gerilip gerilip birbirimize saldırmak istemiyorum, liste daha uzar gider… Misafirin yatılı olanı zor kardeşim ne yalan söyleyeyim zor! Continue reading »


Evim evim

Posted on

Evime geldim. Enkaz halindeydik bu sıcakta Bodrum’dan İstanbul’a yapılan araba yolculuğundan sonra…Bebeği doyurduk, bütün yorgunluğuma rağmen onu dezenfekte ettim (feribotta bütün bakışlara aldırmadan yerlerde sürünüyordu). Büyük ekran bilgisayarıma kavuştum (bizim yazlıkta internet erişimi kısıtlı, bir yandanda hoşuma gidiyor, özlemeyi seviyorum). Bütün rituel internet gezintilerimi yaptım ve çoook özlediğim siteme geldim. Burada birşeyleri anlatmak bana alışkanlık yapmış. Canım istiyor, müptelasıyım 🙂

Neyse bebek uyudu, kendisini birine bırakıp hand free tatile çıkasım yok değil ama kader utansın bu sene de imkansız..Ben de tembel ve yorgun buraya yazıyorum, kendimi yatak odasına kapattım, misafir görmek istemiyorum (belli bir süreden sonra beraber eğlenmiyorsak bana afaganlar basıyor)

Büyük yolculuk iptal edildi tarafımdan, ne yalan söyleyeyim gözüm yemedi ufaklıkla, biraz daha büyüsün, herkes zevk alsın. Ama içim o kadar rahatladı ki, hazır değilmişim.. Uçak biletlerimiz alındı, son dakika olmasına rağmen fiyatlarda çok uygundu. Mutluyum. Pazartesi günü sıradan ama mutlu insanlar gibi uçakla gideceğiz Fransa’ya ben de 3 gün boyunca arabanın içerisinden şaklabanlık yapmaktan ve cinnet geçirmekten kurtulmuş olacağım. Çocukla uzuuunnn araba yolculuğu da ayrı bir post konusu olsun artı (varsa eğer) ve eksileriyle konuyu ele almayı düşünüyorum.

Ve hepinizi kocaman öpüyorum.

Evim evim güzel evim. Hoşgeldim.


Edirne

Posted on

Biz bugün Edirne’ye gittik. Evet üşenmedik sabahın sekizinde düştük yollara ve Edirne’ye gittik. Yol biraz uzun tamam kabul. Bu şehirde beni çeken şey belki orada 10 yaşamış ananemin yatıp kalkıp Edirne’ye güzellemeler düzmesi ya da birşekilde ağzından düşürmemesi. Biz de meraklandık, keşfe çıktık.
Önce tabii ki Selimiye Camii’ne düştü yolumuz, otoparkta başımıza üşüşen ıvırzıvır satıcılarını savıp (turistik biryerde turist olmanın en sıkıcı şeyi bu üzerine atlayan insanlar) bi turladık Sinan’ın eserini. E dedik bir de etrafında dolandık, e dedik bu mudur? Continue reading »


Koca çınar

Posted on

Ağaçların yeri ayrıdır gönlümde, doğa kavramı büyük şehirlerde 'çayır çimen' 'den ileriye gidemezken, ağaçların önemi unutulmaktadır.

Ağaçlar sağlamdırlar, dururlar, toprağa tutunurlar. Rüzgarla dansedip, hışırdarlar. Ağaçlar önemlidir, gölge yaparlar. Aramızdan afacan olanlar için ise maceradır ağaca tırmanmak (düşmemek şartıyla). Ağaç kesilince kalbi sızlayanlardanım ben, orman yangınları haberleri alınca uzun bir uykuya dalıp, uyanınca hiçbirşey hatırlamak istemeyenlerden.

Neden şimdi ağaçlardan bahsediyorum peki ben şimdi? Çünkü, Fransa'ya dair aklımdaki en kuvvetli resim kenarında koca çınarların eşlik ettiği küçük yollar. Rokfor kadar olmasada bu millet çınarları seviyor, vakti zamanında her yere çınar ekmişler, neymiş şehir hayatına en dayanıklı ağaçlardan biriymiş çınar. O yüzden bu ülkede şehirleri kasabalara bağlayan yollar, meydanlar, parklar, bahçeler bu ağaçlarla donatılmış. Bence çokta yakışmış, iyi ki böyle yapmışlar. Koca çınarın gölgeside kocaman oluyor. Günümüzde ise bu koca ağaçlar malesef ki mikroskobik bir mantarın saldırısı nedeniyle hastalar ve birer birer kesilmekteler:((

Aranızdan fransız filmleri izlemeyi sevenleriniz varsa aşinalığınız vardır bu görüntüye. Bohem fransızlar bisikletleriyle ya da eski Renault 4 arabalarıyla geçerler bu yollardan. Bazende kazalar olur, ölüm fransızları bu ağaçların gövdesinde bulur. Tıpkı 4 Ocak 1960 saat 14.10'da Albert Camus gibi.

Ben, İstanbul'da boğulduğumda gözlerimi kaparım ve bu uzun çınarların ışıklı gölgelerinde yolculuklara çıktığım yollarda, hayal alemlerinde dolanırım. Mutlaka rüzgarlı bir gündür ve mutlaka üstü açık, deri koltuklu bir arabanın sürücüsüyümdür ve tabii ki kafamdaki eflatun eşarbım uçuşur havada. İlla ki bir 'çınarlı yol' şarkı listemde vardır.

Şimdi yeniden bu romantik araba yolculuklarını yaparken, gördüğüm herşeyi beynime milim milim kaydediyorum. Malum kış sevimsiz, İstanbul çamurlu, bana yakın tek çınarlı yol ise  Dolmabahçe sarayının oradaki trafiğin çoğunlukla tıkalı olduğu daracacık yolda. Sevimsiz yani.


Tatil

Posted on

Tatil zamanı, hergün yaşadığımız hayattan kopma zamanı, bir süreliğine. Kendi hayat konforumuzdan çıkıp başka bir düzende yaşama sanatı. Ben bir süreliğine evini terkedip başka ev ya da odalarda yaşamaya bayılanlardanım. Kısa süreliğine başka insanların evinde olmayı, onların düzenini yaşamayı seviyorum tabii o insanlarla iyi anlaşıyorsam. Çok baskıcı, stresli olmayan, misafirini iyi ağırlayan yani rahat bırakan ev sahipleri tercih sebebim. Ama ne demişler ziyaretinde kısa olanı makuldur tadınıda kaçırmamak lazım. Kısa süreliğinede olsa başka çarşaflarda uyumak, başka mutfaklar keşfetmek, başka cd'ler dinlemek, başka eşyalarla yaşamak benim ruhuma terapi gibi geliyor. Sanırım bir tatili otel odasında değilde yaşayan bir evde geçirmek büyük bir şans, insan kendini evinde gibi hissediyor…O yüzden bence böyle arkadaşım olmasa bile her şehirde bir takım oluşumlar var yaşayan evleri kiralayabiliyorsunuz yurtdışında, bana daha cazip geliyor hem kitaplıklarınıda karıştırıyorum bakalım ne okuyorlarmış diye hatta gözüme çarpan olursa alıp o kısa süreliğinde okuyup, tatil bitimindede geri koyuyorum yerine. Garip huylarım var biliyorum:)

1 yaşında çocukla tatil yapmak birazcık meşakatli ama çokta keyifli. Ben doğaçlama tatillere çıkmadan stresten kendimi yiyip, olay başladığındada bir tek bu şekilde tatil yapmayı sevdiğimi farkedenlerdenim. Bu seferki tatilimiz ultra doğaçlama geçiyor, bir bebekle hayat bambaşka süprizler hazırlayabiliyor ama başa çıkıyoruz şimdilik. Başımızı çok ağırtmıyor Emre'cik, içinde gezgin ruhu var:) Onun ritmine maksimum düzeyde saygı göstererek, fazla yormadan beraber, çok kıvamlı bir çekirdek aile tatili yaşıyoruz. Biliyorum düzeni kaydı, biliyorum araba yolculukları yorucu, biliyorum uyku saatleri düzensizleşti, biliyorum kendi yatağında uyumuyor, biliyorum 7/24 kendi ev düzeni dışında ebevyn olmak küçük yaşta çocukla zor ama biliyor musunuz o kadar çok şey öğreniyor ki, 2673 tane eğitici-öğretici fisher-price oyuncağının veremeyeceği kadar şey öğreniyor, keşfediyor, yeni şeyler tadıyor,  insanlarla tanışıyor ve inanılmaz gelişmeler kaydediyor. Bir çocuktaki merak sanırım en sevdiğim özellik (bir yetişkin içinde geçerli), sonsuz bir merakla etrafa bakıyor, inceliyor, tepki veriyor, ellerini çırpıyor. Bende kendi kendime diyorum koskaca bir kış düzenli bir şekilde eve tıkılı yaşadı, artık onunda tatil düzensizliğine alışması gerek, rahatından feragat etmeyi öğrenmesi gerek bizim gibi fırıl fırıl ebeynlere sahipse şimdiden alışsa iyi olur:)

Sahip olduğumuz şansın farkındayım uyumlu bir çocuğumuz var, yaşından beklenmeyecek bir performans sergiliyor şu anda. Eve dönünce bir hafta falan kendini odasına kapatıp yatağında döne döne uyuyacak sanırım, olsun ama bence o halinden memnun..Biz ekstra yorulsakta bence değer:)