Les folettes*

Posted on

girl-933644_640

*Deli kızlar

Emre’nin bu hafta bana ve misafirlerimiz olan arkadaşlarımıza taktığı isim aynı zamanda:) Kendisinin beni gündelik sıkıcı anne ve eş modundan çıktığım anlarda tanıyabilmesini çok seviyorum. Eminim ki o da  ‘annem bi farklı bu hafta’ demiştir içinden. Sanılmasın ki kendi hayatımdan memnuniyetsizim ama tahmin edersiniz ki üniversite yıllarınızın en can dostunu (hem de Sicilya’lı tam şenlikli yani) ve tatlı çekirdek ailesini kendi ülke ve evinizde ağırladığınız zaman keyfinden yenilmez. Çünkü o arkadaşlarla olan bağlar çok derinlerden kurulmuştur, gündelik hayat paylaşımlarına illaki de gerek yoktur bıraktığımız yerden hop diye devam edebilmemizin sırrı vakti zamanında beraber içilmiş expresso’larda, limoncello eşlikli kahkahalarda, ana dilimiz olmayan bir dilde sunum hazırlama stresinde, gençliğin vazgeçilmez ‘ev’ partilerinde falan filan saklıdır…

Ben yaş aldıkça şunu farkediyorum; insanın küçükken içinde büyüdüğü ortam yetişkin hayatını inanılmaz etkiliyor. Ben çocukken hep babamın arkadaşlarıyla Türkiye’nin bir köşesinde gezilerdeydik. Babamın üniversite arkadaşları çok eğlenceli tiplerdi, çoğu halihazırda Eczacılık Fakültesi’nde hocalık yapmakla beraber engin bir merak duygusunun ilk tohumlarını da attılar bende. Evlenmekle işi olmayan, gezmeye ve arkeolojiye meraklı teyzeler, bir türlü evlendirilemeyen bekar amcalar, bitki uzmanı botanik profesörü E. amca, gitarla söylenen şarkılar, klasik evli çiftlerin çocuklarıyla olan arkadaşlıklar, yaramazlıklar… Ama en önemlisi şu bence;  bir çocuk olarak yetişkin dünyasının katı duvarlarıyla büyümedim ve annemin babamın arkadaşları hep bir birey gibi davrandılar bana ve gruptaki diğer çocuklara. Vakti zamanında büyüme sürecinin içinde farketmesem de sonralarda özellikle de ebeveyn olunca ben de çocuğum için aynı şeyi istediğimi ve yapmaya çalıştığımı gördüm.

Ana mesaj belli : Bir ömür boyu süren arkadaşlıklar kıymetlidir! Birine, saçlarında beyazlarda olsa ‘yavru’ diye hitap etmek hani o eskimiş püskümüş ama seninle bütünleşmiş penye ev pijaması kadar rahat ve güvende hissettirir insana kendisini.

David ile tanıştığımızda onun benim arkadaşlarım ile kaynaşması benim için çok önemliydi şimdi aynı şey Emroş için geçerli. Onun ‘benim insanlarımı’ tanımasını, sevmesini, onlarla eğlenebilmesini, onlardan birşeyler kapabilmesini çok istiyorum. Benim arkadaşlarımın bebekleriyle, sevgilisiyle, hayat eşi ile tanışması, bir hafta aynı evde yaşaması, güne beraber başlaması, önceleri çok çekingen ama onlar giderken kendilerine gidip sarılacak (bilen bilir uyuz bir oğlum var hiç yüz vermez) kadar bağlar kurmaları beni içten içe gülümsetiyor, evet diyorum ‘hain’ planlarımı sonunda hayata geçirebiliyorum:)

Emre dünyaya geldiğinden beri onu sevdiğimiz herkesle tanıştırdık, onların yurtdışındaki evlerine misafir olduk, bebek ağlamaları, yemek kaprisleri, uyumama krizleriyle hayatlarından bezdirdik ama şimdi ev sahibi olarak sıra bizdeydi. Dört aylık bir bebekle bir hafta geçirdik ve Emre mesajı aldı: Biz ve bazı arkadaşlarımız kalpten bağlı bir aileyiz ve kan bağı olmadan da aile gibi hissedilebilir’. Edna bebek ebeveynleri olmadan İstanbul’da iki saat boyunca bize emanet edildi (bilen bilir çocuğunu bebeğini aile dışı birine emanet etmek zordur hele turist olduğun bir şehirde), Emre ikinci sabah kızlarla uyandı, çok az tanıdığı insanlarla kahvaltı etti, giyindi ve biz işteyken arkadaşlarımızla takıldı.

Akşamüstleri haricinde çok güleryüzlü bir melekle İstanbul sokaklarını arşınladık, yolda bizi durdurup bebeğin kafasını çok geriye düşmüş olduğu konusunda bizi uyaran ayyaş çöpçüye beraber güldük (evet bu ülkede ayyaşlar bile bebek bakımına müdahale edebiliyor:) ), tramvayda bebek ağlama krizine girdiğinde sessizce omuzuma dokunup el kol hareketleriyle aç aç bu bebek diyen teyzeye ‘hadi ya sağol be’ tepkisinin evrensel olduğunu deneyimledik, bu havada üşür bu bebek yavrum diyen teyzeleri ise saymıyorum kendilerine kutuplardaki penguenlerin bile birbirlerine sokularak ısındığını (tamam onların yağ oranı daha yüksek ama yine de) ; annesi ve vücuduna yapışık bir bebeğin vücut ısılarının gayet yeterli olduğunu açıklayamayacak kadar mutluyduk. Millet olarak annelik hakikaten bizim olayımız, verilen akıllar ise gırla…

Yani uzun lafın kısası yedik, içtik,güldük, konuştuk, yürüdük, bebek ağlaması fon müziğiyle samimi akşam yemeklerinde nadirde olsa beraber geçirilen zamanların tadına vardık. Şehre yeni insan gelince onlarla turist olmak çok keyifliydi!!!

Bütün bu hafta bir süre daha götürür beni.

Bu uzun yazının sonuna kadar gelebilenler yanağınızdan bir makas alıyorum ve cümlenize iyi geceler diyorum.

Yarın Emre bademcik ve geniz eti ameliyatı olacak, bu postu yazmakla uğraşmak sayesinde heyecan yapacak fırsatta tanımıyorum kendime. İki gündür akıllı telefonum olmadan da yaşamayı becerebildim. Muhteşemim :) -

Sevgi ve sağlık ile

sadık dostunuz

İ.


Anne-Kız Olayları

Posted on

sparkler-677774_640

Her anne-kız ilişkisi zordur. Yani bence kolay olsa bile zordur işte.

Çünkü iki tarafta kadındır, iki tarafta altta kalmayı sevmez, ilişkinin anne tarafı eşyanın doğası gereği kızı için en iyisini bildiğini düşünür. Bazen açık açık yargılar sonra genç kadın savunmaya geçer, çok sinirlenmişse kontratağa bile çıkabilir. Kadın işine karışılmaz.

Hem sonra kadınlar erkeklerin çoğunluğu gibi, içleri sıkılınca kabuklarına, legolarına ya da ne bileyim elektronik eşyalarına çekilmezler. Hodri meydan o sinir bir yerde boşalacak, birine patlayacak ya da en olmadı bu olay kuaförde son bulacak. Kabul edelim kızlar bu böyle.

Bazı anne-kız ilişkileri çok mıçmıçtır. Annem benim en iyi arkadaşım der bazı kızlar hatta kadınlar. Evet anne-kız ilişkisi yaş aldıkça iki taraf birazcık sakinleşir gibi olur ancak kız çocuğu anne olunca kendini anane pozisyonunda bulan anne değişik ruh hallerine bürünür.

Benim annem mesela sabah bize geldiğinde Emre’yi servise vermek için önce bi beni süzer giydiğime mutlaka bir yorum yapar ve beğenmemişse lafını hiç sakınmaz dan diye söyler (anne -kız ‘samimiyetinin’ yan etkileri:) ) Eğer ben ters bir günümdeysem ters bir cevap veririm ve eğer annem de tersse o da yapıştırır cevabını ve o kapı çarpılarak çıkılır. Ya da akşam üstü dönüşte sokacak bir laf mutlaka bulur.

Anladığınız gibi mıçmıç bir anne-kız ilişkisi değil bizimkisi, kanlı bıçaklı gergin de değil.. Annem sevgisini şefkat kanalıyla gösterenlerdendir. Hiçbir zaman, ergenken bile çok burnunu sokmamıştır (ya da geçmiş zaman ben unuttum:) ), gözü hep üstümdedir ama yüzgöz olmaz, ay öyle gel bir dertleşelim tarzı annelerden değildir. Mutsuz olduğumda en sevdiğim yemeği yaparak bana desteğini gösterir:)

Kim ne derse desin herkesin annesi kendine özeldir. Annem iç dünyamın kadim sırdaşı olmasa bile gündelik hayatımın hatta hayatımızın en baş kahramanıdır. Ananemizdir o bizim, ben hep derim: ‘Ben senin kadar fedakar bir babaanne olmayacağıma eminim’

Annem hep eleştirir aslında beni ev işleri yerine kitap, kartpostal ve ip bileklik gibi 33 yaşında bir kadının uğraşmasının sadece zaman kaybı olduğunu düşündüğü işlere düşkünlüğümden. Ben ne kadar gezmeye tozmaya, zevkü sefaya düşkünsem annem de benim tam tersimdir. Ne kahve ne sigara ne de alkol içer, mutluluğu hamur işlerinde bulur:)

Ve ben ne kadar annem gibi olmayacağım gibi desem de ona buna şuna anaçlık yaparken onu görürüm kendimde. Yufka gibi yüreğimin katmanları da ondandır. Elimden geldiğince herkese yardımcı olmaya çalışırım, bazen kendimden fazlaca ödün verip kendimi enayi gibi hissetsem de…

Onun gibi vırvırlandığımı farkederim bazen David’e. Sonra bana da hemen afaganlar basar, sıkıntılıyımdır, üzerimde baskı kurulmasını sevmem, çok müdahaleci insanları sevmem ve birazcıkta onun gibi aslında kendi duygusal dünyamda yaşarım. Aslında çok çaktırmasa da özgürlüğüne son derece düşkündür ama bir yandan da aşırı fedakar ve anaç olduğu için sıkışır kalır sorumlulukları ve deli başı arasında, işte o noktada zevkine son derece düşkün olan ve her fırsatta bi yolunu bulup birşeyler organize eden ‘çılgın’ kızına çıkışır. Annelerin ana sorunu bu değil midir zaten kızlarının gençliğini ve yapabilitelerini kıskanmak?

Neyse ben ne kadar hediyeye, gürültüye patırtıya, her türlü kutlamaya, bir araya gelmeye düşkünsem annem de ‘ne lüzumu var canım’ cıdır. Ama bugün onu şaşırtayım dedim çünkü her ne kadar o mütevazi davransa da hiçbir insan evladı doğum gününde onun için alınmış bir pastaya, çiçek buketine ve hediye paketine kayıtsız kalamaz:)

Aynı benim annem gibi:)

Birbirimize çok söylemesekte, senin burayı okumayacağını bilsem de yine söyleyeyim:

‘Seni çok seviyorum’

İyi ki doğmuşsun

Ve itiraf et! Her ocak sonu-şubat ayında doğum yapacak kız anne adaylarına dediğin ‘Allah kolaylık versin, kova kızı mı aman aman’ diye yaftayı yapıştırdığın deli dolu kızın olmasa hayatta çok sıkılırdın. Yolda, otobüste, denizde her hangi bir bekleme salonunda tanıştığın insanlara ve arkadaşlarına anlatacak çok az şeyin olurdu.

Kusura bakma anneciğim hayatı gereksiz (senin için) bütün detaylarımla yaşamayı seviyorum ve senin istediğin hanım hanımcık kadın mertebesine ulaşmayı da hiç düşünmüyorum :)

Ama artık seni her doğumgününde şımartmaya karar verdim çünkü fark ettim ki bunu içten içe seviyorsun.

İdil


Bir-iki-üç-dört ve 5!!!!

Posted on

00001541

 

Foto: David S.

Çukulatalı kek, limonlu kurabiyenin  buram buram koktuğu bir cennetten yazıyorum Emroş sana, evimiz şu anda hep hayalini kurduğum ama pek sık gerçekleştiremedim hamarat anne evleri gibi kokuyor.

Senin için, yarınki (dile kolay) beşinci yaşgünün için harıl harıl çalıştık. Senin için ellerimizle pasta (david) / kurabiye yaptık (ben). Sevgi emek ister bunu yaşayarak öğren istiyoruz, hayır aramızda oturup ‘hum şimdi de böyle yapalım da şu iyi huyu olsun’ diye sürekli dikkat eden tipler değiliz.

Ama kendi şahsıma konuşmam gerekirse hayatım boyunca (aklımın erdiği yaşlardan itibaren) bana dümdüz akıl veren, didaktik insanları genel olarak bir kulağımla dinledim, davranışlarıyla sözleri arasında tutarlılık varsa ciddiye aldım.

Senin nasıl bir insana dönüşeceğini planlayıp, programlayamam ama senin beni tamamen taklit etmesen de örnek aldığını, izlediğini biliyorum, gözlemliyorum.

Meraklı, hayata tutkuyla bağlı (bazen samanlığına rağmen), uyumlu, insanlardan kaçmayan korkmayan ne de fazlaca hayranlık beslemeyen bir birey olmanı istiyorum gönlümün bir yerlerinde.

Bazen sana kızıyorum, sen herkese selam vermeyince, kafanı kaçırıp saklanıp utanınca. Kendi 33 yaşıma gelmiş, hayatın kendine göre iyi kötü deneyimleriyle bu yaşında kendine güveni kısmen gelişmiş bir bireyi olarak yargılayabiliyorum seni.

Ne saçma, oysa ki ben de utangaç bir çocuktum, girişkenliğimle çığır açmamışımdır mesela. Ama aslında ben de senin gibi birine ısınınca, o birinin de benimle gerçekten iletişime geçtiğini çaktığımda yeşil ışık yakardım. İnsan eskiden olduğu küçüğü unutabiliyor bazen.

Bir kitap okudum, bir anne-oğul ilişkisi, beraber Proust okuyan, annenin oğluna hani o sözle söylenmeyen sadece hissedilen hassasiyetleri öğretmeye çalışmadan öğreten hallerinden bahsediyor. Beraber çiçeklerin isimlerini öğrendikleri, kelebeğin çiçeğin üzerinden kanatlanışına dikkat etmeyi, o sırada uzaktan gelen bisiklet sesini duyabilmeyi, bu farkındalık duygusunu beraber yaşayabilen bir anne oğul ilişkisi.

İşte o yüzdendir ki bende 30′lu yaşlarda annen olarak seninle, içimdeki meraklı, heyecanlı, kırılgan, konuşkan çocuğu yeniden yaşatıyorum. Seninle yürürken ona, buna, şuna dikkatini çekiyorum, elle gösteriyorum, fikir beyan ediyorum. İstiyorum ki sen de çevrene dikkat etmeyi öğren, insanları sev (egolarının onlar üzerindeki kötü etkilerine rağmen), cesur ol, fikrini beyan et, gülümse ve gözün hep açık olsun ama güven hayata cömert ol ona karşı!!!

Çaktırmamaya çalışıyorum ama bir anne olarak beklentilerim yüksek aslında :)

5 yaşındasın, diyecek kelam çok, artık kucağıma hepten sığmıyorsun bak buna bozuluyorum:)

Bence söylenecek onca kelamın, cümlenin, paragrafın özü : Seni çok seviyorum

5.yaşın kutlu olsun.

Doğru yoldayız babanla çünkü kendi yolumuzdayız ve senin gibi sağlıklı bir oğlumuz var ve aslında gerisi hakkaten boş çünkü akan su yolunu buluyor, armut dibine düşüyor.

Büyüdüğünü görmek herşeye şaşıran anneciğin için çok büyülü bir şey.

Gezegenin en güzel hediyesi sensin bize.

Ergenlikte birbirimizden bıkacağımız yıllara kadar çocukluk yıllarının hakkını vermeye devam, hep beraber, aynı boğucu olmayan kenetlenmişlik halinde.

Ta maminette d’amour / Anneciğin

İ.


Yeni Yıl

Posted on

images

Evet sayın okuyucular yine her sene olduğu gibi bir yılbaşı gecesi çıkmazıyla daha karşı karşıyayız.

Bence öncelikle bu yılbaşı gecelerinin hafta içine denk düşmesi kutlanılabilirliğini birazcık etkiliyor. Her yılbaşı gecesi olduğu gibi dışarı çıkmalı bir programa üşenip, hiçbirşey organize etmeyip, kendimizi aile yemeğinde bulup on ikide sızıp, gece bir gibi herşey niye bu kadar monoton? diye çemkiresim var. Madem burası benim alanım buraya çemkireyim bari.

Aralık ayı yoğun bir ay oldu bizim için her anlamda, nasıl geçtiğini anlayamadım. Kasım ayında bambaşka bir kafadaydım, kendimle, gelecekle, bizimle ilgili, aralıkta ise bambaşka bir gerçeklikle yüzleşmek zorunda kaldık. Hayat böyle bir şey sen plan yaparken çıkıp nanik yapıyor.

Bu aralar hissettiğim en keskin duygu hiçbirşeye tam istediğim gibi odaklanamama durumu, sürekli bir ‘yapılması gerekenler’ listesi yaparken buluyorum kendimi. Yılbaşı gecesi bende boş beyaz kağıt sendromu yaratıyor. Koskocaman tertemiz bir sayfam varmış yanılsaması, yok öyle birşey 2015′te 2014′ün devamı en nihayetinde… Ancak yeni yılda bir takım isteklerim yok değil, tabii ki var.

Haydi bakalım kısaca buraya da yazayım da adet yerini bulsun.

1-Bir numarada kesinlikle daha ‘düzenli’ bir insan olma özlemim yatıyor, evdeki bütün kitapları sıralayasım, etiketleyesim, künyeler falan yapasım var. Terzi kendi söküğünü dikemezmiş misali çok dağınık bir kütüphanem var. Emre’nin kitapları da zira çok karışık. Hepsini dediğim gibi diline, türüne, etkinliğine göre düzenleyesim var ama delicesine.

2-Evet evren senden saklamıyorum hayallerimdeki mutfağa ulaşmak istiyorum, bu mutfakta yüksek tabureli bir masa bölümü var, tezgahlar masif tahta çam, fayanslar renkli, duvarda küçük bir gömme yemek kitapları kitaplığım var, yeşil succulent kaktüs tarzı (dikensiz) bitkiler var, duvarın bir bölümü kara tahta, mutfak tabak çanakları renkli, el yapımı falan. Şöyle sınırsız bir kredi kartı hayal ediyorum anlayacağınız.

3-Araba kullanma işini adam gibi halletmek ve artık araba kullanan bir kadın olmak istiyorum (her türlü  yüreklendirmeye açığım)

4- Bu bloga birşeyler yapasım var,değişiklik, yeni bir format, arayüz, en kıl olduğum tabirle yeni bir ‘konsept’

5-2015′te çok özlediğim ve bana her zaman çok iyi gelen çoğunluğunun yabancı olduğu üniversite arkadaşlarımı görmek onlarla zaman geçirmek istiyorum çünkü hepsini teker teker ya da birarada çoookkkkkk özledim, benim için çok önemliler ve şu anda olduğum kişinin tarihinde büyük bir önemleri var, yarı-şuursuz dönemimin oyun arkadaşları onlar.

Evet sevgili 2015 bu sene senden beklediklerim yukardaki beş maddelik listede sıralanmaya çalışılmıştır. Kendmi bıraksam uzar giderdi o liste ancak bu sene en ‘çok istediğim şeyler’ sıralamasında ön sıralar bunların. Bir de herşeyin başı sağlık evet bütün listelerin en baş maddesi sağlık olmalı. benim ve bütün sevdiklerimin, ailemin bireylerinin sağlığı yerinde olsun.

Hadi 2015 pozitif anlamda şaşırt bizi.

Sizin en büyük dileğiniz ne?

İyi yıllar

i.


10.20′de Yakanda Kırmızı Karanfille

Posted on

502069f6

Yukarıdaki başlıktaki cümleyi yolladım cumartesi günü whatsapp’tan Evrim’e.

Evrim kim?

Evrim bir havayi takipçisi, okuyucusu. Dillere destan üşengeçliğimin nişanı Noel Ağacı yazımla havayi.com’la tanışmış birisi ve içindeki üşengece tıpatıp benzemekle yetinmeyip bir de bunu cümle aleme anlatan ben ile bu blog kanalı ile iletişime geçmiş süprizli kadın.

Bir insanı uzaktan izleyip, sevdiklerini, değer verdiklerini cümle aralarında yakalayıp  bir de güzel süprizlerle sizi şaşırtan insanlar artık gitgide azalmıştı hayatımda. Hatta ben bile artık böyle incelikli şeyler yapmaz olmuştum diğer arkadaşlarıma.

Ki Evrim, hiçbir ticari kaygısı olmayan bu bloğuma kendi isteğiyle ancak çok hoşuma gittiğini bildiği içinde yorum bırakır itina ile sık sık.

Sonra küçük süprizlere olan düşkünlüğümü yakalamıştır bi yazıda ve son zamanların (hastalıklar nedeniyle) en berbat doğumgünlerinden birinde incecik süpriziyle beni koskocaman şaşırtmış ve duygulandırmıştır.

İşte bugün bu tatlı kadın ve onun bir tanecik kızı ile tanıştık Emre’yle.

Sıkı bir blog okuyucusu olarak ilk defa kendi blogum sayesinde burayı okuyan ve daha önceden tanımadığım biriyle randevulaştım, böyle şeyler hep başka bloglarda olurdu ve ben nasıl blog yazarı ve okuyucusunun bir sinerji yakalayıp saatlerce konuştuğuna anlam veremezdim.

Ama bugün anladım çünkü biz zaten tanışmaya başlamışız, o beni yazılarımla bende onu yorumlarıyla…

Bugün mesela onun R’leri fransızlar gibi söylediğini duydum, kurallı ama rahat bir anne olduğunu gözlemledim, yazışmak kadar çene çalmanında keyifli olduğunu  gördüm.

Öyle sanki eski bir arkadaşımla buluşmuşum gibi Moda Parkı ve çevresinde koca bir günü devirdik beraber, çocuklarımızı takip etmeye çalışırken, bol bol emir kipi kullanıp komut verirken, laf anlatmaya, oyalamaya, yedirmeye çalışırken bayağı bir konuştuk. Yeni biriyle tanışmak çok güzel bir deneyim, hele bu insanla bi sürü ortak noktan varsa Moda Parkı ve çevresinde sabahın 11′inden akşamüstü 5′e kadar sıkılmadan vakit geçirebilirsin:)

Before Sunshine/Sunrise filmlerinin anaç versiyonları gibiydik Evrim car car car konuştuk bol bol yürürken, hareket halinde.

Seninle tanıştığıma çok memnun oldum.

Artık mürekkep ve kağıtla  mektuplarla yazışmıyoruz, devir bilişim çağı ama yazı hala insanları birbirine bağlayabilen kuvvetli bir tutkal.

Bunu bilmek güzel :)

İmza: Sibel Teyze :)


DÖRT bin minik öpücük

Posted on

 

number4

Bir kitap okuyorum şu anda, ismi ‘Bir Annenin Doğuşu’. O kitapta diyor ki, bir kadın anne olduktan sonra beyni değişir ve bir kadın doğurduğu an anne olmaz aslında, anne olma yolunda ilerlemeye başlar. Her anne çocuğunu sever ama çocuğunu sevmek ve ona bağlanmak ayrı şeylerdir.

 

Senin dört yaşına girdiğin bugün ben seni ne kadar çok sevdiğimi hissettiğimi yazacağım buraya, kelimeler sıradan evet, ama içimde senin hayatıma dahil olduğunu düşündüğüm anlarda hissettiğim şey çok özel. Ve ben seni sevdiğimi hep söyleyeceğim sana sende başkalarına sevgini ifade etmekte zorlanma cesur ol duygularınla diye.

Hayatıma ilk girdiğinde tarifsiz bir mutluluk ve tarifsiz bir endişe de getirdin aslında, ‘ben bu bebekle nasıl ilgileneceğim ? Yeterli miyim? gibi sorular ilk sene sık sık çaldılar kapımı.

Ertesi senelerde özgürlüğümün peşine düştüm, eski İdil ve anne İdil’in hayatlarının farklılıkları beni düşündürdü, bazen ürküttü, kendimi kıstırılmış hissettim, sanki kendime ait hayatım bir daha olmayacakmış gibi geldi sonra sen 3 yaşına geldin ve ben yavaştan bu annelik durumunu tamamen kabul ettim. Seninde büyüyüp bi nebzede olsa kendi kendine yetebilmenle ben kendimle ilgilenmeye ciddi ciddi karar verdim. Kendimi ele almaya başkoydum, öncelikle kilolu halimi sevmediğim iyice dank etti kafama, gittim 15 kg verdim. Şu andaki hissim kendimi birazcıkta olsa geri kazanmış gibiyim. Sadece dış görünüş demeyelim bir şekilde iç disiplini yeniden ele almak olarakta görebiliriz bu durumu, kendine dikkat etmek, özen göstermek, belki de bir kadın olarak yeniden ele almak.

 

Dört yaşına girdiğin bugün oturup düşündüğümde evet okuduğum kitaptaki düşüncelere katılıyorum, ‘anne olma’ durumu bir süreç. Ve ben bugün geldiğim bu noktada geçen yıllara nazaran daha az bocaladığımı görüyorum. İçimde birşeyler, bir taşlar yerlerine oturdular.

 

Bakımını yoğun olarak üstlendiğim ilk senelere nazaran artık başka bir misyonum var, seni hayata hazırlamak, sorularına yılmadan cevap vermek, sana yeni ufuklar açmak, hayatı anlatmak, yeri geldiğinde kızmak, oyun oynamak, fantastik senaryolarında seninle başrolü paylaşmak, bazen arkanda kalıp seni izlemek, beni yoran rahatsız eden huylarına rağmen senin yanında elini tutmak ve sabırla sana anlatmak anlatmak…

 

Küçük bir çocuksun şu anda ama ben farkındayım ki çocukluk insanın anavatanıdır aynı zamanda ve bu önemli çok önemli dönemde bana düşen görevler büyük, hayır bütün bunları bir görev olarak algılamıyorum çünkü görev olarak algılarsam sıkılarak yaparım. Senin dünyanı anlamaya çalışıyorum, gerçekten. Çünkü anneciğin çocuk dünyası hakkında özellikle de erkek çocuk dünyası hakkında pek birşey bilmemekte. Ancak doğası gereği meraklı ve öğrenmeye bayıldığı için annen bu aralar çocuk gelişim kitaplarına sardı mesela:)

 

Uzun lafın kısası her zaman düşündüğüm ama çoğu zaman dile getirmediğim birşey vardır, sevgi gerçekten emek ister. Bu anne-çocuk ilişkisi için de geçerlidir, seni sadece seviyorum deyip geçemem, bu sevgi için kendi çapımda gerçekten emek veriyorum her annenin yaptığı gibi. Ve işte bu verilen emek bir kadını gerçekten anne yapıyor.

 

Biriciksin benim için ve beni dönüştürdüğün kadını da seviyorum artık. Kendimle ve annelik kimliğimle de barıştım.

 

Dört yaşında olan minik Spiderman sırf seni bu kadar mutlu ettiği için Spiderman’i bile seviyorum (ama dozunu fazla kaçırmayarak, malum hayatta doz önemli bir mevzu)

 

Doğumgünün kutlu olsun küçük adam, hayallerindeki süperkahramanlar kadar güçlü, hayatına giren çoğu insan gibi rengarenk bir kişiliğe sahip olacağından eminim. Mutluluk ve sağlık ve birlikte geçirilecek nice yaşlar dilerim sana.

Bu seneki doğumgünü yazında senden değil benden bahsettim daha çok çünkü sanırım bu dört senede senin kadar bende büyüdüm ve bunun farkında olmak güzel birşey.

 

Annen idilet

 


İstanbul I Love You

Posted on

712_001 copy

Evet bu bir ilan-ı aşk.

İstanbul seni çok seviyorum, hem de pek çok.

Ama her gün değil çünkü bir Kuzey Avrupa şehri gibi hayatımı kolaylaştırmak için çabalamıyorsun gündelik yaşantımda.

Ama  senin doğru saatlerini yakaladığımda, gezmek için zaman bulduğumda içimden bir ses diyor ki: ‘Sen doğru yerdesin’

Deli mi bu kadın diyeceksiniz, deyin değişemem…

İstanbul’u da hiçbir şehre değişmem…

Hafta içi İstanbul yaşlılara, emeklilere, işi gücü olmayanlara, okul çağında olmayan çocuklara, turistlere ve sokak  hayvanlarına ait. Yani katlanılabilir bir kalabalık mevcut.

Hiçbir tatilde başka şehirlere gidemeyen bir İstanbullu olarak genelde şehirde dolaşırım.

Sömestre tatilinde sabahın sekizinde çocuğu okula bırakıp arşınlamıştım şehri çocuğu okuldan alma saatine kadar…

Soğuk moğuk demeden sokaklarında avarelik yapıp, Karaköy-Kadıköy vapurunda ayazda çay içip, Topkapı Sarayı’na selamımı çakmıştım. Sahlep mahlep, şehrin kütüphanelerinde zamanı öldürmüştüm, sergi gezmiştim falan filan. Deli gibi, sabahın köründe okulu kırıp yapacak bir şey bulamayan öğrenciler gibiydim kış ayının ortasında.

Şimdi ise bizi ziyarete gelen yabancı arkadaşlarımızla turistçilik oynuyoruz, onlar benden daha profesyoneller ama olsun:)

Ey güzel şehir, turistlerle gezerken bende başka bir gözle süzüyorum seni… Çekilmez bir şehirsin yaşamak için ama işte hafta içi iş trafiğinin yoğun olmadığı saatlerde, gün içinde her bir semtini yeniden keşfetmek, paha biçilmez..

Hafta sonu Beylerbeyi Sarayı’na gidip bir tatlı huzur aldık mesela sonra Kadıköy’e geçip çarşının barlarında rakı-bira masalarında derbi maçı izleyen insanların enerjilerini içimize çektik, ertesi gün Burgaz Ada’ya gittik o deli şehirden kaçıp, Kalpazankaya’da bir ziyafet çektik kendimize, yaşadığımıza ve bu kadar güzel yediğimize şükrettik. Evet itiraf ediyorum güneşte her şey güzel insana ama işte ne bileyim güzel bir şey evimde hissetmek.

Senden uzaklarda da yaşadım ama bu sadece seni kadar özlediğimi anlamama yaradı. Arada çokça odun olmasına rağmen insanlarını, yemeklerini, Boğaz’ı, çeşitliliğini, enerjini, sınırsızlığını, tarihini ve sanırım özellikle ana dilimi gündelik hayatta kullanmayı çok seviyorum…

Kötü taraflarından bahsetmiyorum çünkü ben bu yazıyı bir turist gözüyle yazıyorum. Cennet ve cehennem gibisin İstanbul ve bu da hiç monoton değil :)

Sevgi pıtırcığı İstanbullu havayi hepinizi sevgi ile kucaklar.

Sizin en sevdiğiniz İstanbullu şey ne peki?


Kılavuzu ROTA Olanın Burnu …’tan Çıkmazmış

Posted on

White chocolate and Oreo Cookie fudge recipe, edible serenity stones with inspirational sayings

Geçirdiğimiz haftanın anlam ve önemini anlatmam istenseydi benden, şu başlıktaki cümle yeterdi duygularımı size anlatmaya, daha fazla detaya da gerek yok zaten. Her mide-bağırsak enfeksiyonu gibi pis bir hastalık. Methini çok duyduğum ama buna rağmen organik kocamı dinleyip çocuğuma rota virüsü aşısı yaptırmadığım için bizzat hastanelik olarak ta yaşamış oldum.

Bu da kulağımıza bir küpe daha oldu, deneyimlerimize deneyim kattık. Bolca patates püresi, haşlanmış pirinç, bol tuzlu ayran ve dört şişe serum yiyip, iki gece hastanede kalarak Emre’nin durumunu stabil hale getirdik. Onu hastaneden çıkarınca da payımıza düşeni David ve ben gani gani ödedik.

Bebelerinizi aşılattırın. Bu kadar derim.

Sevgililer Günü’ne olan ilgisizliğimi burayı okuyalar ve beni tanıyanlar bilir ancak bu kadar da BOKTAN olmayabilirdi diye geçirdim içimden o gece…

Ertesi gün ise yakın takiptekilerin bildiği üzere benim doğumgünümdü… Ne doğumgünü ama!!! Bu sene evrenin bana verdiği mesajı anlamakta zorlandığımı düşünüyorum dünden beri…Tamam dermansız dertler ve hastalıklarla boğuşturmasın hayat bizi ama anacım nedir benim bu 2014 senesi ile olan başarısız ilişkim?

Normalde 120 volt enerji ile yanan bir ampüle dönüşebilen enerjik, geveze, şen, şakrak, deli dolu vs. gibi bir kadınken genelde (içten yanarlı diyenlerde vardır) bu sene özel günlerde enerjim yerlerde sürünüyor…

Yeni yılı göremeden uyuyakalıp sabaha karşı donmuş bir şekilde biçare kanepemin üzerinde ‘ama ama ama’ diye uyanmamdan belliydi zaten bu senenin ilginç olacağı :)

Aynı performansın daha fantastiğini doğumgünümde yaşadım, kalan son gücümle Emre’yi yatırıp ‘bak canım bu gece 1 hikaye okuyacağım sonra da anne yatak odasına gidecek tamam mı’ diyip, yatak odasına gidip çocuk uyudu mu uyumadı mı umursa (ya) madan derrrriiinnnn bir uykuya daldım. Yine sabaha karşı uyanıp küçük bir ‘hayret’ anı yaşadıktan sonra, kader böyleymiş dedim geri yattım.

Ama doğumgünü sabahımda bu makus tarihimi değiştirecek bir şey yaşadım. Hastalıktan cuma gecesi eve dönemeyen David bana bir paket getirdi 15 şubat ctesi sabahı, şaşkın gözlerle bana uzattı, ‘sana bir paket gelmiş’ diye.

Hasta olmasam çakal beynim kesin birkaç haftalık beyinsel/instagramsal veri tabanımı bi gözden geçirir anında birkaç ipucu yakalardı ama bu sefer hakkaten hazırlıksız yakalandım.

Ve dumur oldum.

Sen tanımadığım (fiziksel olarak) bir havayi okuyucusu, Evren, kalkmış araştırmış bulmuş lisenin adresi, hazırladığı güzel hediyelerini muhteşem bir sunumla güzelcene bir kutunun içine yerleştirmiş ve bana doğumgünü hediyesi yollamış… Tabii ki gözlerim doldu, tabii ki bir daha daha insanlar arasındaki iletişimin kuvvetine/önemine inandım. Kızım Evren sen çatlaksın, bende yapsam böylesini yapardım dedim!!! Evet, küçük şeyler, küçük incelikler kocaman yapar bizi… Burda herkesin önünde teşekkür ediyorum kendisine bu sene aldığım ilk ve tek hediye şimdilik :) Ben çok eski bir blog okuyucusu olarak diğer bloggerların arasında görürdüm böyle ince paslaşmalar ve hadi ya bu devirde birbirini tanımayan insanlar nasıl böyle arkadaşlıklar kurabilirler diye içten içe sorardım kendime. Bir başka havayi okucusuyla da birbirimize kartpostal atmışlığımız vardır, oluyormuş demek ki hakkaten ilginç bir deneyim. Bu konudaki sosyolojik-psikolojik düşüncelerimi de başka bir postta sizlerle paylaşırım :)

Bende böyle deli şeyler yapmayı severdim eskiden, uğraşıp didinip, yaratıp, şaşırtmayı severdim. Sonra ne oldu, hayat tembelleştirdi/yapıp ta karşılık alamaz oldum ve  yapmaz oldum. Ama yarattığı etkiyi görünce dedim ‘İdil işte mühim bu işler, sevdiklerini atlamayacaksın, küçük şeylerle şımartacaksın! ‘

Bayık geçse de özel günler gündelik hayatı rengarenk boyayabilmek önemli ve gülümsemek her daim sevdiklerinle. Ve ve burası azımsayamayacağım kadar bir önem taşıyor benim için, bilin istedim! Samimiyet en güçlü silahımızdır ve burada şahsen tanıdıklarım dışındakilerle bu duyguyu yakalayabildiklerim kıymetlilerimdensiniz. Ah bu rota virüsü hasta ettiği kadar romantik te mi ediyor acaba insanı?

Kalın sağlıcakla…

32 yaşındaki İdil’den hepinize binmilyon tane öpücük!!!


2014

Posted on

index

Bu yeni yıl gecesinin hafta içi olması ve benim o gün çalışmış olmam bence en büyük etken…

Yoksa, içimin geçmiş olması ya da bu işlerin benden geçmiş olması değil yani bahanem…

Ne de hissedemediğim yeni yıl heyecanı değil sizin anlayacağınız daha saat 00.00′ı göremeden kanepemin üzerinde sızmış olmamın sebebi.

Alkolden değil hemde yorgunluktan, bayıklıktan…

1 Ocak 2014 saat sabaha karşı 3 sularında hafiften üşüyerek uyandım salondaki kanepenin üzerinde, dedim bu sene de kısmet böyleymiş, yorgunduk, yeni yıl yemeğinde Emre’yi ayakta tutabilmek için bayağı zorlu bir mücadele verdik 22.00′e kadar (normalde 20′de yatakta), hırpalandık, gerildik, yılmadık o yeni yıl yemeğini yedik ama bundan 30 dk. sonra da sızdık tavuklar gib 2′mizde.

Sabah 09.00′da uyandık, normalde 07.00 falan tatil günleri…

Belki de söyle yorumlamak gerekir bu başımıza geleni; nasıl başlarsan öyle gidermiş, 2014′te daha çok uyuyacağız? Dinleneceğiz?

Ben ki özel günleri küçük te olsa kutlamayı severim…bu sene olmadı işte ne Noel yemeği ne de yeni yıl. Aralık ayı gündemimiz biraz yoğun geçti, biz de uyuduk.

Çok bir heyecan hissetmesem de, yeni bir yıla başlamak güzel yeni bir deftere başlamak gibi. Bu yıldan dileklerim : Daha yaratıcı, organize, motive olmak, daha az üşengeç olmak ve yapmak istediğim şeylere zor da olsa zamanlar yaratmak, mutfakla barışmak, saçlarımı uzatmak, kilo almamak, çok özlediğim uzaklardaki bağzı arkadaşlarımı görebilmek, alamadığım kararları göze alabilmek, daha çok okumak, Havayi’ye rötuşlar yapmak üzerinde düşünmek ve de spor yapabilmek fit olabilmek… Tabii ki bütün bu ıvır zıvır dileklerimin önünde ailemin ve arkadaşlarımın sağlığı, huzur, mutluluğu var, çünkü biliyorum ki bu 3′lü olmadan hayatta herşey fasafiso.

Haydi bakalım 2014 gördün bak beklentilerimiz büyük, yüzümüzü kara çıkartma!!

Hepinize kocaman öpücükler ve iyi yıllar sevgili Havayi okuyucuları.

Sevgiyle…

İdil


Aşk Bazen… (benim için)

Posted on

love

Aşk bazen 500 çocuk ve bilumum ebeveynleriyle beraber ‘Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler”in müzikal tiyatro temsilini izlemektir beraber, yanyana değil, ortada koltuğunun üzerinde bir yükselticide oturmuş bir mantarcığın sağında ve solunda…

O mantarcığın hayatında ilk kez kooocaaammaannn salonda, bu kadar çok insanla beraber tek bir noktaya (sahneye) bir saat boyunca odaklanıp odaklanamayacağını birbirine itiraf etmeden evire çevire düüşünmektir aşk.

Ha bir de, temsilden önce, mantarcık gözlüklerinin altından ‘acaba şimdi neler olacak’ diye meraklı meraklı pür dikkat etrafını keserken, salon ışıkları tam kapanmadan önce, o bücüre bakıp sonra bir an göz göze gelip, hiç konuşmadan ‘ya biz bundan 9 yıl önce buradan 3500 km uzakta iki farklı kültürün insanı olarak tanışıp, birbirine çok aşık olup, Türkiye’ye taşınıp, nişanlanıp, yeni bir ülkeye (yeniden) adapte olup, evlenip, çocuk yapıp, ebeveyne dönüşüp, özünde aynı ama günlük detaylarında bambaşka insanlara dönüşüp bugünlere geldik ve dünyalardan çok sevdiğimiz oğlumuzu büyüttük ve bugün onunla beraber birşeyler izleyecek günlere geldik’i birbirinin gözlerinde okuyabilmektir, Aşk.

Gündelik hayatımız, iş hayatımız ama hepsinin ötesinde ebeveynlik hayatımız bazen unuttursa da, biz aslında biliyoruz, geçtiğimiz yollar ne kadar zor olursa olsun bazen, biz bir aileyiz.

Ve aşk bazen, anlık da olsa bunun farkına varmaktır benim için…

Anlattıklarımın çoğunluk için sıradan benim için özel olması gibi…Kişiseldir aşk :)

Sevgiyle, en güzel pazartesiler bizim olsun.