Free As A Bird

Posted on

stock-vector-female-silhouette-and-birds-89347672

Yaşadığımız dünyada özgür olabildiğimiz tek yer kafamızın içi bence, o da kendi kontrolümüzün el verdiği kadar.

Tamamen özgür olamasak ve olamayacak olsakta, kendimizi öyleymiş gibi hissettiğimiz zaman dilimine tatil ismini veriyorum ben.

Uzun aradan  sonra ‘heyecanla’ beklenen bu yazımda tabii ki geçirdiğim çılgın tatilden bahsetmek istiyorum ama nasıl yapacağımı bilemiyorum.

Bahsetmek istiyorum çünkü unutmak istemiyorum izlenimlerimi, bazı detayları, zaman herşeyin şiirselliğini alıp götürüyor elimize hatıra tortuları kalıyor, bu yüzden kayıt altına almak mühim:)

İnstagram’dan takip edenlerin bildiği gibi uzun bir araba yolculuğuna çıktık bu yaz. David’in iki yıldır çok istediği ve benimde sürekli ayak sürüdüğüm bir plandı. Bu sene endişelenmeyi bırakıp olayları sevgili kocama pasladım ve kendimi maceranın akışına bıraktım. Bunu daha çok yapmalıyım belki:)

Korkularımın çoğu fos çıktı ya da şansımız yaver gitti işler yolunda gitti, çocuk hastalanmadı, Avrupa otobanları sandığımdan donanımlı (Arnavutlukta ve Karadağ’da otobana rastlamadık ama neyse), yiyecek içecek bulduk, yerel polislerle sorun yaşamadık, sınırlardan sıkıntısız geçtik, Yunanistan-İtalya arasındaki gemi kaza yapmadı, araba kaza yapmadı, teknik problem çıkmadı, cinnet geçirip Makedonya’nın bir köyünde ‘indir beni burda yürüyerek gitcem’ dedirtecek bir kavga da yaşamadık, Emre’de idare etti (aynı iki CD’yi beşbin kere döndüre döndüre dinlememizin sonunda cinnetin ucundan döndük ama geçti).Efendime söyleyeyim kaldığımız yerlerde güzeldi, kamp hayatının da üstesinden geldik. Olayı akışına bırakınca, kontrolü başka birinin eline bırakarakta yaşanabiliyormuş.

Geçtiğimiz ülkeler hakkında söylecek çok söz var ama ben kısa izlenimleri paylaşmaya karar verdim, kısa keseceğim. Küçük çocukla araba ile Avrupa turunun detaylarını bir gün motivasyon bulursam yazarım.

Öncelikle pirim, bu almanlar kamp olayının kralı. Bunu öncelikle söyleyeyim, milli sporları sanki, acayip organizeler. İkinci olarak Avrupa kamp tarzı tatile bayılıyor, karavanlar ileri teknoloji.

Kamp hayatı hakkında da ayrı bi gün yazacağım söz.

Yol alırken aslında çok organize olmak gerekiyor ama hayatın tatlı şakalarına da hazır olmak ve adapte olabilmekte sinirlerin bozulmaması için çok önemli sanırım. Yolculuğun ana hatlarını planlayıp gerisini yuvardakine havale etmek en iyisi.

Kalabalık bir aile olarak arabanın içi de çok kalabalıktı, zırt pırt bir yerde kaldığımız için o paketler, torbalar, bavullar indirildi, bindirildi, dağıtıldı, toplandı…Sanırım bu yolculukta en sevmediğim nokta buydu…

Gittiğimiz her şehirde fırtınaya yakalandık, camping esnasında fırtına neyse ki gündüz patladı olayı sadece bir dinozor parkında mahsur kalarak atlattık. (Emre için tatilin bir numaralı anısı). Alp Dağları’na çıktık üzerimizde şortlar, arkadaşımızdan aldığımız kesinlikle bedenimiz olmayan eşyalarla, baktık olmayacak ağustos ayında tanzilattan çocuğa bir kaban ve düzgün ayakkabılar aldık. Kışın kayak yapılan dağlarda bir gün geçirmek çok güzel bir deneyimdi, 2700 metreye kadar çıkıp karlara dokunduk.

Marsilya’da felekten bir gün ve bir gece çaldık, güneşi batırmaya deniz kenarına pikniğe gittik eski bir üniversite arkadaşımla… Alpler’den Hırvatistan’a sabaha karşı 3’te yola çıktık, gecenin bir köründe in cin top oynarken dağ köylerinden geçtik, ceylan gördük, Milano otobanında güneşi doğurduk, 300 km’den fazla düz gittik, şöför uyuyakalmasın diye yapmadığım şebeklik kalmadı, otoban kenarı expresso’larına bayıldık, hangi ülkenin w.c’leri daha temiz gibi konularda expert olduk.

Montenegro’da Kotor diye bir şehirciğe gittik, gecenin onunda ordaydık ve otel rezervasyonumuz yoktu çünkü David’in okuduğu bütün sitelerde insanlarının odalarını kiraladığını söylüyordu, neyimize güveniyorsak dört yaşında çocukla biz de böyle yapmaya karar verdik, önümüze atlayan ilk montenegrolu yaşlı çifte güvenip, evlerine gittik. İngilizce bilmemelerine rağmen çok sıcak kanlılardı, bir gün oralara gitmek isteyen olursa bilgilerini veririm. Kotor’un meşhur kalesine çıktık dağın tepesine. En tepeye çıkıp aşağıya baktımda anladım işin boyutunu, Emre ‘icetea isteriiimmmm’ kaprisi dışında uyumluydu. Sonra hayatımda ilk defa bir fiyord’da yüzdüm, çok güzeldi. Enteresan yerlerde yüzmeyi seviyorum. Bu arada fiyord kelimesini bende bu yolculuk sırasında öğrendim, merak edenler tık tık arasın bulsun:)

Burada da fırtına bizi sabaha karşı beşte yakaladı, anam dağlarla yaplı bir yerde şimşek çakınca epeycene yankı yapıyor, ardından gelen dolu ve rüzgar ve gürültüler ne yalan söyleyeyim beni bir an ürküttü, iki gün önceki camping+fırtına deneyimimden hemen tatilini bir çadırın altında geçirenlerle empati kurdum. Çadır madır kalmamıştır o fırtınada ya neeeyyssseee..

Ertesi gün Montenegro’nun bambaşka peyzajlarıyla ( kalabalık plajlar, çalıntı arabalar, sahil kentlerindeki çirkin yapılaşma, yol kenarındaki sahipsiz araba plakaları ama muhteşem gözüken deniz manazaraları eşliğinde Arnavutluğa girdik ve tek parça çıkıp, yol üzerinde bi yerde yemek bile yedik ardından Makedonya’da biraz dolaşıp tonton bir makedon polisinin yanağından bir makas aldıktan sonra (mecaziiiii tabii ki) Yunanistan’a vardık.

Arabamızın hengamesinden hiçbir sınır polisi aramaya tenezzül etmedi.

Yollar uzun, bazen sıkıcı olsa da Balkanlar’ın otobansız yollarında dolaşmak birbirinden güzel manzaraları izlememe olanak verdi. Özellikle Dobrovnik riviera’sı denilen bölge çok güzeldi, bi ara Bosna Hersek’in bi bölgesinden de geçtik sonra yeniden Hırvatistan’a geri döndük. Sanırım küçük bir kıyı bölgesi vermişler Bosna’ya. İşte bu tür bilmediğim küçük şeyleri öğrendim yolculuk esnasında.

İnsan dolaştıkça ve gözleriyle gördükçe daha çok merak ediyor dünyayı, diğer kültürleri, başka dilleri, o dillerin insanlarını, ülkelerin tarihlerini, coğrafyalarını vs. vs.

Sonu gözükmeyen bu yazıya bir son veriyorum, bıraksam kendimi anlatırda anlatırım.

Yeni Türkiye’nin yeni sıfatını anlamaya çalışıyorum, kendimi eski hissediyorum, televizyonu açmıyorum ve bütün bunların enerjimi düşürmemesine çabalıyorum. Cidden.

Ha bir de yolculuğun sonunda anladığım şuydu : ‘Ben bir wifi internet bağlantısı bağımlısıymışım’. İnternetsiz zor be abi valla.

Eğer bu satıra kadar gelebildiyseniz sabrınızdan ötürü sizi tebrik ediyorum ve daha sık görüşebilme dileklerimi iletiyorum

Dünya bizim evimiz.

İ.


Yazlık

Posted on

photo

Burayı ilk aldıkları yaz ziyarete geldiğimde gençliğimin pek değerli yaz mevsimini bu köhne ve sadece doğal ortamdan oluşan, Bodrum merkezden bu kadar uzak bu ‘açık hava huzurevinde’ (zamanın deyimleriyle) geçireceğim için acayip bir üzüntü duymuştum.

15 yaşında sessiz, sakin yerleri hiç gözümüzün tuttmadığı seneler tabii ki. İlk sene hayatımda yapmadığım kadar örgü bileklik yaptım, sonsuz tavla partileri yaptım, buranın lokal diskosunda sıkıntıdan bütün vişne-votkaları dikmenin eşiklerinden döndüm (18 yaşının altında olmamında etkisi vardı). Buraya ilk alışma senelerim çok komikti, her yaz sıkıntıdan ölmemek için bir zavallı arkadaşımı da sürükledim peşimden.

Neyse gel zaman git zaman büyüdüm, yaşlandım, evlendiğimde de pek yüz vermedim ama ne zaman ki çocuk oldu, allahım benim huzurdan kurdeşen döktürecek kadar sakin sitem bir kıymete bindi…

Bütün senenin hararetinin bir atıldığı bir milat taşı her sene kısa da olsa bir kere buraya gelmek. ‘Hummm ağaçlarda iyi budanmamış’ diye çemkirmek, ‘ay yaban domuzları da iyice abarttı bu sene ‘ diye yüzyılın geyiğini yapmak, elalemin çocuğunun ne kadar büyüdüğünü görmek, sosyolojik olarak içinde olduğun ancak senede bir kere yaz mevsiminde görüştüğün bu minik toplum modeliyle buluşmak yeniden. Bir senelik bir sürenin ardından yeniden biraraya gelmek:)

Benim için o anayoldan evlrin oraya kadar ki çam ormanından geçmek, geceleri yattığımda pencereden dalga sesleriyle uyuyakalmak, sabah uyanıp denize atlayıp uyanmak ve o samanımsı koku ve bir sürü gereksiz rituel çok önemli.

Bir senenin harala gürelesinin ardımızda bırakıldığı o taaaa uzaklardaki yazlık evimiz. İnsan herşeye alışıyormuş ben de sana fena alışmışım.

Küçük saklı bir cennetmişsin ve ben bunu ancak otuzlarımda idrak edebilmişim ve hatta ay şu evi bir tadilata soksak, terasını genişletsek, üst balkon yaptırsak diye ‘yapıcı’ hayaller kurmaya başlamışım.

Yaşlanıyorum e dostlar!!!

Emre’de bayılıyor buraya, herşey ilgisini çekiyor, düzayak hayat ona da uygun, hep burada yaşasak gibi bir laf bile etti. Nerde bebeğim nerdeeeeeee????

Öptüm hepinizi, ben komşunun torununun yanağını sıkmaya gidiyorumm 🙂

Evinizin kızı idil



Happyyyyyyy

Posted on

untitled (2)

 

 

Açın sesini, olduğunuz yerde dansedin!!

İnadına inadına mutlu olun, inadına gülümseyin!!

Mutlu olmak için ideal şartların biraraya gelmesini beklemeyin, Polyanna olun mutluluk oyunu oynayın!!!

Külotlu çorap giymeyeceğimiz günler çok yakın bunu bilmek bile başlıbaşına bir mutluluk sebebi:)

Yuppi yehuuuu yebbaaa

 


Brest 2013 édition

Posted on

Brest

Sevgili okuyucular

Yarın yine senelik Brest dozumu almak üzere güzel Fransa’mızın nadide köşesi Brötanya’da olacağımdır.Bavulum? Tabii ki hazır değil. Saat 21.15. Sabah 6.40’ta taksi kapıda olacak. Evet mucizelere inanırım.Bütün bunları buraya yazmakla oyalanacağına git bavulunu hazırla diyenler, çok haklısınız. Hemen gidiyorum!!Ya işte canlar, bir hafta yokum buralarda, özleyin beni tamam mı? 🙂


Bir Torba Sıkıntı

Posted on

booO olmasaydı, belki de benim bacaklarım hep çarpık kalacaktı. Ama o bıkmadan yılmadan küçücükken beni sabah güneşinde gezdirirdi, güneş kemik gelişimine iyi gelir demişmişmiş doktor…

Sonra yine ananem ve onunla gittiğimiz tatillerden birinde içimde bir huzursuzluk, uyuyamazken ben, içinden 21 kere bismillahirrahmanirrahim diye söyle, rahatlatır seni, bak görürsün hemencecik uyuyuverirsin kızım benim demisti. O bir hacıydı, dini bütün bir insandı, farklıydık. Ama bu 21’i uzun seneler boyunca denedim  ve hep beni rahatlattı, inanınca insan bir şeye etkili olur o şey.

Çocukluğumun büyük bir bölümü kendisiyle geçti, karakterimin şekillenmesinde eminim ki onunda bir tuzu vardır. Sabırlı, merhametli, bazen sessiz olmam belki de ona bakarak içselleştirdiklerimden…

O uzun süredir hastaydı, çok hastaydı, yatalak hastaydı, çok acı çekiyordu gözümüzün önünde, annem babasına bebekler gibi baktı bütün bu süre boyunca, sabırla.

Ben hayatımda hiç ölümü bekleyen bir insanın günden güne eriyip gitmesine şahit olmamıştım. Ölümle yüzleşmekten hala da korkarım ama sanırım az birazcık daha cesurum artık.

Emre doğduğunda onun ismini kulağına fısıldayıp ta dua eden yine oydu. Bunu ona yaşatabildiğim için mutluyum. Nasıl da duygulanmıştı. Hepimiz gibi.

Gitmeden bana öğrenmem gereken, hayatta bana yardımcı olacak duaları öğrenmemi tembihleyerek gitti. Dediğim gibi çok dindar bir insandı.

Ve birşeyi daha da iyi anladım, insan kendini ne kadar hazırlarsa hazırlasın, ecel gelip sevdiklerimizi bizden ebediyen aldığında, o bedeni toprağa verip bir daha geri getiremeyeceğini yaşarak gördüğünde ayrı bir çarpıyormuş adamı. O gün tahminimden daha çok ağladım, o günden beri iç çekiyorum sıkıldıkça.

27 Kasım 2013 çarşamba günü dedemi kaybettim.

Çocukluğumun dedesi, ananemin Ali Osman’ı, ailemizin büyüğü, Emre’nin hasta dedesi artık melek oldu, acılarından kurtuldu ve koskoca bir dönemde böylece kapanmış oldu.

Acısı yüreğimizde, sevgisi ve tatlı hatırası daima kalbimizde…

Ruhu şadolsun..


Pazartesi Pazarlanır

Posted on

mondayPazartesi zor bir gün. Hele uzuuunnnn bayram tatilinden sonraki ilk pazartesi. Aramızda geçen haftasını tropikal adalarda geçirmişlerimiz var, Avrupa şehirlerinde kendini kaybetmiş olanlarımız ya da cennet vatanımızda takılanlarda mevcut. Onların işi daha da zor, neyse biz evde pinekledik :)-

Evet canlar Polyanna gelişip, büyüyüp çalışma hayatına atılsaydı bence o da zorlanırdı pazartesi günü mutluluk oyunu oynamakta. Zaten kişisel fikrimce ergenlikte bu alışkanlığından kesin vazgeçerdi (hepimiz gibi)

Ama ben biliyorum çalışan annelerin kimisi memnun aslında içten içe pazartesi işe geldikleri için.

Bir de şöyle düşünün pazartesi olmassa cuma hiç gelmez, başlasın ve bitsin hafta.

Bir sonra ki tatile kadar: Hoşgeldiniz çalışma masalarınıza!!!


Kulak Memesi Kıvamı

Posted on

housewife

Bir falcıya gitsem bu aralar ve baksa fincanımın içine.

Söyleyeceği ilk şey hanemde bir ‘evhanımı’ gördüğü olacaktır şu aralar.

Hangi evcil, hamarat gezegen gökyüzünde hareket ediyor bilemiyorum ama ben yine dönem dönem nükseden alerjik hastalar gibi, ev kadını alerjisine tutuldum.

Tatilde evde kalınca böyle oluyor sanırım, millet ‘ah ne kadar mutluyuz, acayip güzel geziyoruz, yiyoruz, içiyoruz’ fotoğrafı paylaştıkça bütün iyi niyetleriyle bende kaşınıyorum ve hamaratça bir atılımlarda bulunuyorum bu aralar.

İşin komiği hoşuma gidiyor.

Misal, yarın sabah kahvaltıya misafirim var ve buzdolabımda bir ekmek hamuru usul usul mayalanmakta. Bir adet kiş aluminyum folyoya sarılı fırında. Pötibörlü çikolatalı pudingli tatlı kimyasal bütünleşme yaşıyor bile şimdiden.

Ev temiz.

Ben yorgun ama hala ayakta ve mutlu.

Ya ev işlerini çocuk bakmaya tercih ediyorum ya da mutluluk harbiden domestik hayatta (bazen)

Bendeki bu domestik ataklar malesef dönemsel ama belki bu sefer daha uzun kalırlar iyi halde olsunlar?

Artık gönül rahatlığı ile söyleyebilirim; yaşlanıyorum!  🙂


Denge

Posted on

denge

Benim için mühim bir kavram denge. Aslında bunun üzerine düşünmesekte çoğumuz için önemli bir husus. Ya da otuz yaştan sonrasının getirdiği bir düşünce.

Astral olarak 29’dan itibaren değişmeye başladığımız söylenir, bende değişiyorum, birşeyler oturuyor içimde. Kelimelere dökmem istense dökemem ama şunu söyleyebilirim ki hayatta 20’li yaşlar ve daha öncesinde olan hırçınlıklar yerini başka ruh hallerine bırakıyor.

Anne olmak kim ne derse desin benim olayları algılamamı ve de yargılamamı değiştirdi. Hayatta genel olarak takıldığım gereksiz detaylara gerçekten önem verip vermemem gerektiği konusunda beni eğitti. Kendimi, beynimi ve kalbimi korumaya aldım sanki, enerji kaybetmek istemiyorum hali ruhiyetine büründüm. Anne, eş, okul bunların hepsi ayrı ayrı beklentileri olan 3 rolüm, ha bir de bunların dışında birde ‘kendim olabilmek’ gibi takıntılarım da var. Bu bölünmeler artık eskisi kadar çatışmıyor bende, doğa gibi, akıp akıp yatağını bulan sular gibi hissediyorum kendimi.

Hassas olduğundan emin olduğum bir denge kurdum kendi içimde, kendime. Mükemmel evliliğe, mükemmel anneliğe, mükemmel kişiliğe inanmıyorum, hiçbir zaman inanmadım. Debelendikçe kendini, ilişkilerini geliştirmeye çalışan bir yapım var, bir şeyleri iyileştirmek için gerçekten uğraşabilirim, denerim, bıkmam.

Yazın rehavetini birden kışın ciddiyetine bıraktık, saçma ama içimden içime sinen bir mont bulabildiğim ve onun içinde yumuşacık hissettiğim için mutlu hissediyorum kendimi. Size de olmaz mı içinize çok sinen bir eşya aldığınızda? Ha bir de tutması çok keyifli üzerinde dökülen tek tük yaprakların olduğu bir ağaç olan bir mug hediye edildi. İşte şimdi ben bu satırları yazarken bir poşet papatya çayı bu mug’ı ısıtmakta. Kış geldi. Gelsin bitki çayları. Soğuk havalar. Samimi arkadaş toplanmaları. Dışarlardan koşa koşa içerilere sığınmalar. Döne döne içe dönmeler. Kışın kıblesi ‘içerisidir’ ve bu da iyidir…Bir de bu kış saçlarımı uzatabildim mi tamamdır!

Mutluluğu yaratmak ya da mutsuzluktan muzdarip olduğumuz için bir ‘ötekisine’ illaki de ihtiyaç duymadığımız bir kış olsun, ruh halimizi kimseye dayamayalım ve yahut kimseyi suçlamayalım bunun için. Herşey kendi seçimlerimizin sonucudur en nihayetinde.

Yaşasın kış geldi, somurtmak için geçerli bir sebebimiz var :)-

Cümlemize bomba gibi bir hafta dilerim, rivayete göre daha az soğuk olacakmış, bakalım göreceğiz!!!


Küçük Bir Hediye

Posted on

cadeau

İnsanlığın ortak duygularından biri de kuşkusuz birinden hediye almayı çok sevmesidir bence. Bundan eminim. Ya da işte ikram edilmesi birşeyin, diğer yazılarımdan birinde bahsettiğim gibi.

Türkiye’de sıklıkla ikram edilen bir bardak çayın ucuz ama etkili bir esnaf yöntemi olduğu kesin. Mesela restoranlarda da birşeyler ikram edilince ben sazan balık gibi mest oluyorum.

Aynı şey birilerinin seni düşünüp sana kart atması ya da gittiği uzak diyarlarda bir bit pazarında dolaşırken seni düşünüp sana minicik ama ‘sana özel’ birşey alması paha biçilmez mesela…

Ya da ne bileyim bir başkasının gittiği diyarların yerel içkilerinden bir şişecikte sana getirmesi.

Huyunu suyunu tanıyan arkadaşlarının en acayip duş jelleriyle seni şaşırtması, özel Prag camından broşlarla şımartması..

Veya magnette olabilir, şişeye hava doldurup getirse bile sevinirim…Hediye olayında birinin seni düşünmesi güzel. Eskiden çok yapardık, ergenken daha hassastık arkadaşlarımıza karşı belki de? Bütün arkadaşlarımıza değil ama bazılarına…

Ben işte bu bağı sürdürebildiklerimle bu küçük oyunu oynamayı seviyorum, çok yolculuk etmesemde bir yerlere gittiğimde, tanımadığım yerlerde bir nesnenin sevdiğim birine ulaşması gerektiğini düşünüp, onu o insana hediye etmek hoşuma gidiyor. Çok yapamasam da hediye vermeyide severim…

İdealimde tabii ki en güzel hediye paketleri, sunumlar var ama pratikte çoğunuzunda tahmin edebileceği gibi üşenirim güzel paket yapmaya. İçimdeki çocuk sever ama paket açmayı hele bir de kurdelalı falan ise eğer:)

Bu düşünceli arkadaşalrımla hediye alış-verişlerimizn bir başka boyutu da kartpostallar…Benim için paha biçilmezler, günümü güzelleştirirler, bir yolculukta doğru kartpostalları seçip keyifle yazıp, birde pullayıp yolladım mı dünyalar benim olur…

1 kartpostal 100 akıllı telefon mesajından iyidir. Çünkü kartpostal el emeği göz nurudur, geldiği şehirin, ülkenin kokusunu, huyunu, suyunu, renklerini, temsili örneklerini beraberinde getirir. Sanal alemlere boğulduğumuz, iletişmekten fenalık geçireceğimiz bu görsel sanal connected dünyada eski zamanların ‘nesnelliğini’ taşır, saklanır, yaşlanır, zamanın izlerini taşır ve en önemlisi ‘elle tutulur’ kartpostallar…

Bu ani gelen kış günlerinde içimi ısıtan iki şey geldi bana; biri daha önce hiç kartpostal almadığım bir ülke olan Finlandiya’dan gelen bir kartpostal ve de Berlin’in bit pazarlarından birinden yolu İstanbul’a düşmüş kokoş bir broş (50’lerden kalmaymış, almanlar yalan söylemez di mi y.?)…

Şanslıyım biliyorum sevdiğim ailemin yanı sıra çok özel arkadaşlarım var, incelikler ve küçük ayrıntılar besler ruhumuzu…Arkadaşlarınızın gönlünü hoş tutmayı, bazen azıcık şımartmayı ihmal etmeyin. Bu dünyada aile ve arkadaş dışında kimseden hayır geleceği de yok zaten:)

Ben tek çocuk olarak çok bağlıyım her birine, hergün görüşmesekte…Arkadaş sanırım bir kova kadını olarak astrolojik olarak ta benim olayım:)

Seviyorum sizi kuzular!!!